Mart 15, 2026
Hakikat Yolu

Antropoloji ve Özgürlük

HAKİKAT TOPLULUKLARIN ÖZGÜRLÜK SORUNU

özgürlüğü-haykiran-yüzler-1

“Özgürlük, arzuların yerine getirilmesiyle değil,

Arzuların yok edilmesiyle elde edilir.”

Epiktetos

** Coğrafya Kader mi Diyeceğiz!

Bir coğrafyayı anlamak, anlamlandırmak yerini haritada bulmakla değil, üzerinde bırakılan izlerin hangi iradeye ait olduğunu sorgulamakla başlar.

Mameki/Kalan — ya da en yaygın bilinen adıyla Dersim veya doğayı önemseyen ifadeyle “Jar û Diyar” (Ziyaretler Diyarı) salt koordinatlarla belirlenemez. Munzur’un granit omurgasından Fırat’ın doğuş kaynağından derin vadilerine, Anadolu yaylasından İran platosuna uzanan bu coğrafya; ticaret yollarının, orduların ve hanedanların geçiş güzergâhı olduğu kadar direnişin anatomisidir de. Antik İpek Yolu’nun kavşağında, Mezopotamya’nın kuzeyinde, Kafkasya ile Orta Asya’ya açılan kapının hemen yanı başında konumlanan bu dağlık geçit; sarplığıyla, ulaşılmazlığıyla, doğal tahkimatıyla habitatta yaşayanların “şahsına” yakışır “kader tarihi” yazılmıştır.

** Problemin Tanımı

21.yüzyılın ikinci çeyreğinde insanlık, tarihinin en karmaşık, bulanıklaştırılmış özgürlük kriziyle yüz yüzedir. Kapitalist sistemin yarattığı çok katmanlı sorunlar—ekolojik yıkım, yapay zeka gözetimi, savaş ekonomisi ve psikopolitik baskı—özgürlük meselesini ertelenemez aciliyet düzeyine taşımaktadır. Söz konusu kriz, basit “haklar” sorunu olarak sınıflandırılamaz; zira mevcut tartışma, insanın varoluşsal bütünlüğünü, doğayla kurduğu ilişkiyi ve toplumsal örgütlenme biçimlerini köklü biçimde sorgulamayı gerektirmektedir.

** Çalışmanın Kapsamı ve Yöntemi

Bu tez, birbirini tamamlayan üç temel eksen üzerinden, Mameki/Kalan veya Dersim olarak bilinen habitatta yaşayan, yaşam yolunu “Yolumuz Hakikat Yoludur” biçiminde tarif eden topluluklar/toplum temel alınarak benzer topluluklara ulaşarak anarşist topluluklar analojisi kurgulanmaktadır. İlk olarak tarihsel eksen, özgürlüğün bastırılmasının Sümer tablet yazıcılığına, resmi tarih yazımından dijital gözetim algoritmalarına uzanan sürekliliğini ele almaktadır. İkinci olarak felsefi eksende, özgürlük kuramları eleştirel karşılaştırma yöntemiyle incelenmektedir. Son olarak politik eksende, anarşist çözüm önerilerinin güncel geçerliliğini irdelenecektir.

** Temel Argüman

Çalışmanın merkezi önermesi Özgürlük sorunudur. Ancak, hiyerarşinin bütünüyle; yalnızca belirli bir hiyerarşi biçiminin değil, hiyerarşik ilişkinin kendisinin sorunsallaştırılmasıyla çözülebilir. Bu nedenle özgürlüğe en tutarlı yaklaşımı, tahakkümün her biçimine karşı çıkan anarşist gelenek sunmaktadır. Söz konusu argümanı desteklemek amacıyla çalışma, Marksizm, liberalizm, varoluşçuluk ve eleştirel kuram gibi rakip felsefi çerçevelerin güçlü ve zayıf yanlarını sistematik biçimde değerlendirerek anarşizmin özgürlüğe yaklaşımında diğer önermelerden daha tutarlı, etik tutum içinde olduğu görülecektir.

** Özgürlüğün Genel Tanımı

Özgürlük, en genel ifadeyle, bireyin dışarıdan zorlama ya da baskı olmaksızın kendi iradesiyle karar verebilme ve bu kararları eyleme dökebilme kapasitesidir. Ne var ki bu tanım, kavramın yalnızca görünen yüzeyini yansıtmaktadır. Özgürlüğün gerçek anlam ve kapsamı, ancak onun yaşam, toplulukların doğayla uyumlu yaşamı, karşılıklı yardımlaşma/dayanımasıyla ve hakikat felsefi boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesiyle ortaya çıkabilir.

** “Coğrafyanın Kaderi”ni Kimler, Kimin İçin Yazdı?

“İlerlemeci uygarlıkçılar” doğanın her karış noktasına sömürü niyetiyle yaklaştıkları gibi Mameki/kalan coğrafyasını vahşi sömürü rotasındaki değeriyle, toprak altı/üstü (Dersim Raporu 2021) madenleriyle, enerjisiyle, halktan alınacak vergileriyle ölçerler. Koordinatlar onlara göre “stratejik”tir, dolayısıyla “önemli”dir. Bu bakış açısı, yalnızca coğrafyayı değil, orada yaşayanları da “üretimin gücü/aracı” olarak tanımlanması, kapitalist azgın sömürgenlerde olduğu gibi ekonomizmin en çirkin batağına batmış Marksizm’in ekonomik kalkınma ve ilerleme mantığında aynı sorunlar görülür. Gasp, sömürü, yağma “hakkı” için olabildiğince devletin baskıcı araçları kullanılacak, gerektiğinde bastırılacak, nihayetinde evcilleştirilecek üretim gücünün araçsal unsuru olarak kullanıma sokulacaktır. Yüzlerce yıl boyunca onlarca kez değiştirilen yer adları bu gerçeği açık seçik ortaya koyar: Coğrafyanın adını silmek, orada yaşayan hafızayı silmeye girişmektir. Bu rastlantı değil, tahakkümün dilsel boyutudur. Özgürlüğün nasıl gasp edildiğini anlamak için tarihsel sürekliliğe bakmak şarttır.

** Hakikatin Kendisi Farklı Dille Konuşur!

Mezopotamya! “Cennet” olarak tasvir edilen coğrafyada insanlara cehennemi yaşatan uygarlığın en kirli, ahlaksız, doğa-insan kıyımcı/katliamcı hiyerarşilerin, iktidarların, despotların, tanrı-kralların, kral-peygamberlerin peydahlandığı, toprağın kanla sulandığı coğrafya; Güneyde tanrı-kral figürleriyle taçlandırılmış Mezopotamya şehir devletleri, batıdan doğuya akan Roma lejyonları, doğudan batıya yayılan Pers hanedanlıkları, din savaşlarını kışkırtan tanrı-kralların, kral-peygamberlerin alevli dili; tüm despotik/teokratik iktidar biçimleri arasında sıkışıp kalmış toplulukların özgürlükleri üzerine ahkam kesmek saflıktır. Tabi ki, ne tapınak ekonomisine eklemlenen ne imparatorluğun vergi defterine geçen ne de teolojik mutlakiyetin gölgesinde eğilmeyen, tanrısız/tiransız yaşamı ideal olarak değil, kaçarak, savaşarak, direnerek özgürce yaşamın isptatını pratik  gerçeklik olarak sürdüren özgür topluluklar da var olmuş, varlığını sürdürmüşlerdir. 

Ancak bunu “özgürlük” diye adlandırırken dikkatli olmak gerekir. Bu toplulukların özgürlüğünü etnik kimlikle, dinsel ayrışmayla ya da dilsel özgünlükle açıklamaya kalkmak hem hakikati hem de özgürlük kavramını tahrif etmektir. Etnokimlikçi, etnodilsel, etnodinsel paradigmalar uygarlıkçı iktidarların ürettiği kategorilerdir; iktidarların ürettiği paradigmalara dayanarak, “iktidar dışı yaşamı yaşıyoruz” iddiası zavallılıktır. Marksizm gibi. Hiyerarşilerin, bütün kirli iktidarcılığın olgusu olan devleti, “özgürlük amacına ulaşmak için devleti araç olarak kullanalım” yalanı.

Özgürlük yıkımı, tarihte ani kırılmalarla değil; tahakkümün yavaş yavaş kurumsallaşmasıyla gerçekleşmiştir. Sümer zigguratın tanrı-kralından Mısır firavununa, Orta Çağ’ın tanrıdan meşruiyet devşiren feodal lordlarına uzanan bu çizgi; hiyerarşinin her çağda kendine yeni bir teoloji inşa ettiğini gösterir. Tahakküm, kutsal kitabın sayfalarından, kılıcın parıltısından, tahtın yüksekliğinden meşruiyet devşirmiştir.

Modernite bu tabloyu dönüştürdü — ama ortadan kaldırmadı. Çağımızın iktidar biçimi artık statik değil; bilişim altyapısına, yapay zekânın öngörü kapasitesine ve algoritmik yönetimlere dayanan akışkan, kendini sürekli yeniden üreten, görünmez bir baskı mekanizması hâline geldi. Tanrı-kral tahtından düşürüldü; yerini veri tabanı aldı. Zincir görünmez oldu, ama özgürlük kısıtlama işlevi aynı kaldı. Bu nedenle özgürlük sorununu hiyerarşinin uzun tarihinden kopuk ele almak, sorunu yüzeyinde bırakmaktır.

** Peki Bu Tarihin İçinde En Tutarlı Yanıtı Nerede Duruyor?

Marksizm, özgürlüğün çözüm sorununu sınıf çelişkisine indirger. Marx’a göre özgürlük, sınıfsız toplumla mümkündür; “geçici proletarya devleti” aşaması öngörülür. Devlet olma arzusu, tahakkümle sonuçlanır. Yaşanan pratikler geçiş devletinin kanlı, özgürlükten yoksun olduğunun ispatıdır. Liberal gelenek ise, özgürlüğü bireyin piyasadaki serbestisiyle özdeşleştirir.  Bu anlayışta, özgürlüğün kabuğunu satın alıp özünü terk etmektir. Varoluşçuluk, sorumluluğu bireyin vicdanına yükler, ama sadece yapısal baskıyı görünmez kılma pahasına.

Anarşizm ise tümünün gözden kaçırdığı şeye doğrudan bakar: İktidar ve hiyerarşinin kendisi, özgürlüğün yapısal düşmanıdır. Devlet, otorite ve kurumsal tahakküm — hangi çağda, hangi kılıkta olursa olsun — özgürlüğün önündeki asıl engeldir. Bu yüzden anarşizm, özgürlük sorununa yönelik en bütünsel, en tutarlılıkla yüzleşmeye hazır ve en uygulanabilir felsefi-politik çerçeveyi sunar. Bütün bu tarihsel ağırlığın ortasında asıl soruya geliyoruz:

** Coğrafya ve Toplulukların Özgürlükle Sınanması!
Özgürlük, antropolojik bir olgu mudur — insanın doğasına içkin, evrensel bir eğilim mi? Yoksa toplumsallığın göreceliği içinde biçimlenen kavramsal bir kurgu mu?

Bu soruyu özgürlük terazisinin her iki kefesine koyduğumuzda, kefelerin eşit ağırlık taşımadığını görürüz. Bir yanda, devletsiz toplulukların binlerce yıllık yaşam pratiği, sarp dağların korunaklı sessizliğinde sürdürülen varoluş iradesi durur. Öte yanda, her çağın iktidarının “özgürlük” diye sunduğu şeyin aslında daha rafine bir boyun eğiş biçimi olduğu gerçeği. Hakikat yolunun insanı bu iki kefe arasında salınmaz. O, soruyu sorarken zaten yanıtın içinde yaşar. 

** Tartışmayı Biraz Daha Derinleştirelim

Mameki/Kalan ve Mezopotamya coğrafyası üzerinden kurduğumuz  “bellek kaybı” ve “sosyolojik yıpranmışlık” tespiti burada çok kritik rol oynuyor! Eğer özgürlük sadece kavramsal bir algı olsaydı, hafıza kaybolduğunda özgürlük arayışı da biterdi. Ancak özgürlük aynı zamanda antropolojik bir olgu olduğu için, toplumsal hafıza parçalansa bile, insanın o “tahakküme direnme” geni/dürtüsü küllerinden yeniden doğar. Yani işgalci ne kadar uğraşırsa uğraşsın, insanın biyolojik yapısındaki o “belirlenmemişlik” ve “itiraz” kapasitesini yok edemiyor. Bu yüzden özgürlük, toplumsallığın içine sığmayan, ondan taşan insan cevheridir.

Bizce, insanın antropolojik “özgürlük geni”, toplumsal baskıların (veya teknolojik altın kafesin) onu tamamen evcilleştirmesine engel olacak kadar güçlüdür. Aksi durumda Mameki/Kalan habitatında yaşayan topluluklar/toplum, antropolojiyi zamanla tamamen yeniden inşa etme çabasına ve iradesine girişmezdi.

Doğayla uyumlu yaşamı genlerinde besleyenler, dıştan gelen baskılara rağmen bünyesindeki antropolojik “özgürlük geni”ni yeniden yeşertme, canlandırma iradesine sahiptir. Toplumun veya bireylerin belli kesimlerinde genler sökülse de ötekiler genleri yaşatmayı inadına sürdüreceklerdir. İnsanların geneli için “bünyesinde var olan doğal özgürlük genlerini” tümüyle söküp attığını bir an için kabul edersek distopyanın tüm yeryüzünde/dünyanın en ücra köşesinde hakimiyetini tamamıyla kurduğunu kabul ederdik ki, ki bu varsayım, dünyada kapitalist sisteme, despotik, baskıcı, totaliter, faşist rejimlere karşı mücadelelerin devam ettiğini görmezden gelmiş olurduk.

Yaklaşımımızda “antropolojik iyimserliğin” en sarsılmaz kalesini inşa etmeye çalışıyoruz. Eğer özgürlük sadece toplumsal bir kurgu veya sonradan öğrenilen bir kavram olsaydı, o kavramı silmek (tarihsel amnezi yaratmak) direnişi de tamamen bitirirdi. Ancak özgürlük, antropolojinin kendisinde olan “gen” gibi bünyenin derinliklerine işlenmişse, sistem ne kadar totaliterleşirse yerin altında o kadar güçlü bir basınç birikir. Bu tespitimizi Mameki/Kalan veya Dersim “Jar û Diyar” yurduyla, üç temel argümanla destekleyebiliriz:

Antropolojik İnat ve “Sosyolojik Onarımın Özgürlüğünün Yeniden Tesisi”

İki perspektifi, yani “antropolojinin insan doğası” ile “toplumsal inşa” arasındaki “özgürlük” gerilimini analitik gözlemlere ayırıp sentezlemeyle bütünü yeniden kurmaya çalışalım!

Mameki/Kalan benzeri coğrafyalardaki “sosyolojik yıpranmışlık” meselesine dönersek; işgalci güçler sosyolojiyi parçalayabilir, belleği silebilir, isimleri değiştirebilir ama antropolojik çekirdeğe dokunamazlar. İsim değişse de dil yasaklansa da o toprağın üstünde yürüyen insanın içinde uyanan “burası benim, ben kendim olmak istiyorum” dürtüsü, o bin yıllık yıpranmışlığı onaracak olan enerjiyi sağlar. “İnadına sürdürecekler” dediğimiz topluluklar, aslında insanlığın ortak vicdanını ve özgürlük mirasını bir sonraki nesle taşıyan köprüdür.

“Özgürlük geni”, sadece basit veya zorlu direnme enerjisi sağlamaz. Genin içinde “nasıl bir toplum kurmamız gerektiğine” dair gizli etik kod (dayanışma, paylaşım, adalet) da yaşıyor! Yani insan özgür olduğunda doğal olarak “bencil” olmaz. Aksine karşılıklı yardımlaşan ve dayanışan “toplumsal bir varlık” kendisinde ve topluluğunda çiçek misali yeniden açar.

“Özgürlük geni”, sadece bir direnme enerjisi mi sağlamaz aynı zamanda içinde yaşadığımız koşulları dikkate alarak “yeni, yaşanır, özgürlükçü toplum nasıl inşa edilir” paradigmasının gerekliliğini ve zorunluluğunu dayatır. Aslında, benim düşüncem insanın doğal iç güdüleri tamamen ölmedi. Özgürlük de doğal içgüdünün genidir, diyoruz. Özgürlüğü sadece reaktif bir “tepki” (direnme enerjisi) olmaktan çıkarıp, proaktif bir “inşa iradesine” dönüştürüyoruz. Bu yaklaşımımız, özgürlüğü pasif bir kaçış değil, aktif bir yaratım süreci olarak tanımlıyor.

Dediğimiz gibi, eğer özgürlük “doğal içgüdü geni” ise, bu gen sadece hayatta kalmayı (direnmeyi) değil, türün devamı için uygun ekosistemi (özgürlükçü toplumu) kurmayı da emreder.

** Antropolojik Olgu Olarak Özgürlük

Bu görüşe göre özgürlük, insan türünün biyolojik ve evrimsel yapısına işlenmiş bir “zorunluluktur.” 

Belirlenmemişlik: Hayvanlar büyük oranda içgüdüleriyle (genetik programlarıyla) hareket ederken, insan bu programdan bir kopuşu temsil eder. İnsan, içgüdüsel boşluğu “karar vererek” doldurmak zorundadır. Bu açıdan özgürlük, insanın ontolojik kusuru (veya mucizesidir); seçmek zorundayız çünkü programlanmamışız.

İrade ve Eylem: Antropolojik açıdan insan, çevresini değiştiren varlıktır. Bu değiştirme gücü, verili olanı reddetme yetisinden gelir. Yani özgürlük, insanın türsel donanımıdır.”

** Toplumsallığın Göreceliğiyle İlintili “Kavramsal Algı”

Bu görüşe göre özgürlük, toplumun içinde bulunduğu koşullara göre tanımlanan, sınırları çizilen ve hatta icat edilen kavramdır.

Sosyolojik İnşa: Özgürlük “neye göre” ve “kime karşı” tanımlanır? Antik Yunan’da aristokrasi için özgürlük “politikaya katılmak” iken, köle için “bedensel mülkiyet”tir. Modern dünyada ise “tüketim seçeneği” olarak algılanabiliyor. Yani özgürlük, anlamlı, sabit, erdemli öz değil, toplumsal sözleşmelerin değişme durumudur.

Görecelilik: Bir kabile toplumunda özgürlük, topluluğun bir parçası olmak ve ritüellere katılmakla (aidiyetle) eşanlamlıyken; batılı bireyci toplumlarda özgürlük, topluluktan “ayrışma” hakkıdır. Burada özgürlük, bir duygu veya algı biçimidir.

** Sentez: “Potansiyel” ve “Biçim”

Web sayfasının analitik gözlemine, bakışına, anlayışına göre özgürlük; özünde antropolojik temel üzerine oturan, ancak toplumsal süreçlerle biçimlenen (ve bazen budanan) olgudur. Antropolojik olan “İradenin Kendisi”dir: İnsanın baskıya direnme, “hayır” diyebilme ve hayal kurabilme kapasitesi evrenseldir. Sümer’deki köle de modern plazadaki beyaz yakalı da aynı “pranga hissini” duyumsar. Bu, türsel dürtüdür.

Kavramsal algı olan “Özgürlüğün Tanımı”dır: Bu dürtünün nasıl ifade edileceği, hangi haklarla korunacağı veya hangi illüzyonlarla uyutulacağı tamamen toplumsaldır. Kapitalizm bu antropolojik dürtüyü alır, onu “seçme/satın alma” algısına indirgeyerek evcilleştirilmiş zararsız teleolojik devlet-birey arasında yasayla düzenlenmiş basitliğe dönüştürür.

“Özgürlük, Doğal İçgüdünün Genidir”

Bu tespitimiz, tartışmamızın en vurucu özeti olabilir. Eğer özgürlük bir gen ise Sökülemez: Sadece baskılanabilir veya uyuşturulabilir, Bulaşıcıdır. Bir kişide parladığında, çevresindeki “uyuyan genleri” de tetikler. Yaratıcıdır. Sadece “hayır” demez, “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna yanıt verecek olan yeni toplumsal mimariyi (meclisleri, komünleri, dayanışmayı) kurgular.

Bu bakış açısıyla; aslında insanların içindeki o uyuyan “doğal özgürlük genini” uyandırma işlemidir. İnsanlara yeni bir şey öğretmiyoruz, onlara zaten var olan ama unutturulan o en kıymetli hazineyi hatırlatıyoruz. Sistemin parçalanma sürecini hızlandıracak olan o mekanizmayı şu üç aşamada somutlaştırabiliriz.

Bu derinlikli yolculuğun sonunda, savunduğumuz “antropolojik özgürlük geni”, “hiyerarşi eleştirisi” ve “yerel/ekolojik toplum” sentezine en yakın, fikirlerimizi akademik ve felsefi olarak en iyi temellendiren isimlerden biri Murray Bookchin‘dir. Bookchin; sosyal ekolog, siyaset felsefecisi ve tarihçidir. Tartışma boyunca vurguladığımız, neredeyse her noktayı (Sümerlerden bugüne hiyerarşi, doğa-insan ilişkisi, şehirleşme sorunu ve yerel yönetimler) kapsayan bir külliyat sunar.

** Özgürlüğün Ekolojisi

Bookchin, “Özgürlüğün Ekolojisi” adlı başyapıtında, özgürlüğün sadece bir “hak” değil, doğanın ve insanın gelişimindeki bir “yönelim” olduğunu savunur. Bookchin, Hiyerarşinin Analizinde, Sümer rahibi vurgumuza paralel olarak; sınıflı toplumdan önce “hiyerarşinin” yaşlıların gençler, erkeklerin kadınlar üzerindeki baskısı başladığını ve asıl düşmanın bu zihniyet olduğunu kanıtlar. Doğal İçgüdü tespitimize Bookchin İnsanın doğayla uyumlu, tahakkümsüz bir toplum kurma potansiyelinin biyolojik köklerine iner.

 ** Antropolojik ve Etnolojik Bakış

Bookchin, “Organik Toplumlar” dediği (henüz mülkiyetin ve devletin olmadığı) toplulukları etnolojik verilerle inceler. Bu toplumların nasıl “eşitlikçi” kaldığını ve bu mirasın genlerimizde” (toplumsal hafızamızda) hala nasıl yaşadığını anlatır. “İnsanın içgüdüleri ölmedi” tezimizin karşılığını Bookchin’in eserlerinde bulabiliriz. Düşünce yapımızla en çok rezonansa giren isim Murray Bookchin‘dir. Özellikle “Özgürlüğün Ekolojisi” ve “Ekolojik Bir Topluma Doğru” kitapları, bu tartışmada ulaştığımız sonuçların birer manifestosu gibidir.

Perspektifimizi farklı açılardan da beslemek için iki isim “şüphenin kesinliği” ve “antropolojik gen” konusunda referanslar olarak önemli kaynaklardır. Marshall Sahlins “Taş Devri Ekonomisi” kitabı ile insanların “doğal” hallerinde çok daha az çalışıp çok daha özgür olduklarını, kapitalizmin bizi “ihtiyaç duyma kölesi” yaptığını antropolojik verilerle ispatlar. James C. Scott, “Tahakküm ve Direniş Sanatları” ve “Tahılın Tarihi” kitaplarında; devletin nasıl isimleri değiştirerek hafızayı sildiğini ve insanların buna karşı geliştirdiği “gizli direniş” yöntemlerini sivil itaatsizlik vurgumuzu pekiştirir. Ekolojik yıkımla eşzamanlı varoluşsal kriz olduğu varsayımından hareketle; Marksizm, Anarşizm ve Varoluşçuluk gibi temel ekollerin çözüm önerileri karşılaştırılmaktadır. Çalışma, nihai olarak “Dijital Tiranlık” ve “Gözetim Kapitalizmi” karşısında, yerel öz-yönetimlerin ve sistem dışı sivil itaatsizlik eylemlerinin özgürlüğü yeniden kazanma potansiyelini tartışmaktadır.

** Isaiah Berlin: İkili Özgürlük Paradigması

21.yüzyıl siyaset felsefesinin en etkili ayrımlarından biri Isaiah Berlin’in “İki Özgürlük Kavramı” (1958) adlı çalışmasında sunduğu çerçevedir. Berlin, negatif özgürlüğü başkalarının müdahalesi olmaksızın eyleyebilme alanı olarak tanımlarken; pozitif özgürlüğü, kişinin kendi yaşamının öznesi olabilme, kendi arzularının ve bağımlılıklarının kölesi olmama kapasitesi olarak kavramlaştırır. Bir diğer ifadeyle, negatif özgürlük “başkaları tarafından engellenmeden neyi yapabilirim?” sorusunu, pozitif özgürlük ise “beni kim yönetiyor?” sorusunu yanıtlamaya çalışır (Berlin, 1958).

Berlin’in ayrımı analitik açıdan değerli olmakla birlikte, özgürlüğün toplumsal koşullarını yeterince netleştiremiyor. Negatif özgürlük, maddi kaynaklara sahip olmayan bireyler için büyük ölçüde boş vaade dönüşmekte; biçimsel özgürlük ile fiilî özgürlük arasındaki uçurumu kapatma iddiasında bulunamamaktadır.

** David Graeber: Antropolojik Özgürlük Altyapısı

Anarşist antropolog David Graeber, özgürlüğü üç temel kapasite aracılığıyla kavramlaştırmaktadır:

– terk etme özgürlüğü (bireyin bulunduğu topluluğu ya da otorite ilişkisini bırakıp gitme hakkı),
– itaatsizlik özgürlüğü (meşru bulmadığı bir emre “hayır” diyebilme gücü)
– kurucu özgürlük (yeni sosyal dünyalar inşa etme kapasitesi)
(Graeber & Wengrow, 2021). Bu çerçevenin önemi, özgürlüğü soyut bir hak söyleminden çıkararak somut kapasiteler düzeyine taşımasında yatmaktadır.

** Zygmunt Bauman: İlişkisel Özgürlük

Zygmunt Bauman için özgürlük ne bir mülkiyet ne de bir haktır; özgürlük her şeyden önce toplumsal konumdur. Bauman, modern tüketim toplumunda “seçme özgürlüğü”nün bir zorunluluğa dönüştüğünü savunmakla, bireylerin tüketici olarak özgür olduklarını sanırken aslında sistemin sunduğu seçenekler arasında dönen figürlere —Bauman’ın deyimiyle “turistler”e— dönüşmektedir. Bauman’ın vurguladığı üzere, “yeterli kaynağa, yani paraya ve eğitime sahip olmayan birinin hukuki özgürlüğü, büyük ölçüde boş bir vaattir” (Bauman, 1988: 14).

** Spinoza: Zorunluluğun Bilinci Olarak Özgürlük

Spinoza’nın rasyonalist özgürlük anlayışı, özgürlüğü doğrudan anlama eylemiyle özdeşleştirir. Spinoza’ya göre özgürlük, dışsal zorunluluktan bağımsızlaşmak değil; bu zorunlulukların bilincine varmaktır. Spinoza’nın ünlü benzetmesiyle: “Bir taş, havaya atıldığında bilinci olsaydı, kendi iradesiyle uçtuğunu sanırdı. İnsan da böyledir” (Spinoza,  2011: II. Kitap). Bu perspektiften hareketle, özgürlüğün zincirlerimizin nelerden yapıldığını anlamakla başladığı söylenebilir.

** Sümer ve Mısır: Yazılı Tahakkümün Başlangıcı

İlk büyük uygarlıklar olan Sümer rahip-devletleri ve Mısır firavunlukları, tahakkümü yazı aracılığıyla kodifiye eden ilk kurumsal yapılar olarak değerlendirilebilir. Sümer’de kil tabletler kölelik ilişkilerinin sınırlarını çizerken, Mısır papirüs yazıtları teolojik-politik itaatin hukuki zeminini oluşturmuştur. Bu noktada tarihsel süreklilik tezi önem kazanmaktadır: Sümerli rahibin köleye yazılı bir tablet aracılığıyla “özgürlüğünün sınırları burada yazılıdır” demesi ile modern devletin anayasal metinlerde yurttaşın hak ve görevlerini düzenlemesi arasında yapısal bir devamlılık mevcuttur. Değişen yalnızca araçtır; tahakkümün mantığı aynı kalmaktadır.

** Ortaçağ: Magna Carta ve Sınırlı Özgürleşme

1215 tarihli Magna Carta, geleneksel olarak kraliyet yetkisinin hukukla sınırlandırıldığı ilk büyük adım olarak sunulur. Ancak bu belgeye yönelik eleştirel okuma, söz konusu düzenlemenin evrensel özgürleşme hareketi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Magna Carta, özgürlüğün toplumun bütününe yaygınlaştırılmasından ziyade aristokrasinin kendi ayrıcalıklarını güvence altına alma çabasının ürünüdür. Bu tespit, tarihsel “özgürlük belgelerinin” büyük bölümünün, özgürlüğün gerçek anlamda evrenselleşmesinden değil; hiyerarşiler arasındaki güç paylaşımının hukuki düzenlenmesi olduğunu göstermektedir.

** Modern Dönem: Anayasal Özgürlük Paradoksu

Modern devletlerin anayasal metinleri, temel hakları ve vatandaşlık statüsünü yazılı güvence altına almaktadır. Ne var ki bu yaklaşım, özgürlüğün devlet tarafından tanınarak eş zamanlı olarak sınırlandırılması biçiminde işleyen köklü bir paradoksu barındırmaktadır: Devletin “verdiği” özgürlük, gerçek anlamda bir özgürlük değildir; zira veren, her zaman geri alma yetkisini de elinde tutmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında, anayasal özgürlük güvenceleri bir özgürleşme aracı olmaktan çok, tahakkümün meşruiyetini pekiştiren söylemsel araçlara dönüşme riskini taşımaktadır.

** 21. YÜZYILDA ÖZGÜRLÜK SORUNU

** Kapitalizmin Çok Katmanlı Tahakkümü

Çağdaş kapitalist sistem, özgürlüğü birbirini besleyen farklı mekanizmalar aracılığıyla kısıtlamaktadır. Ekolojik tahakküm, doğanın metalaştırılması yoluyla yaşam kaynaklarını tüketirken; ekonomik tahakküm, ücretli emek ilişkisi üzerinden yapısal bir bağımlılık yaratmaktadır. Teknolojik gözetim, yapay zeka sistemleri aracılığıyla bireyin hareket alanını daraltırken; performans ideolojisi ve “başarma” zorunluluğu biçiminde tezahür eden psikolojik tahakküm, sömürüyü bireyin iç dünyasına taşımaktadır. Silah üretimi ve savaş ekonomisi ise bu baskı biçimlerini şiddet yoluyla pekiştirmektedir.

** Doğa-İnsan Diyalektiği

Özgürlük sorununun ekolojik boyutuna ilişkin temel bir ilke şu biçimde dile getirilebilir: “Doğa özgür değilse insan da özgür değildir” ve “İnsan özgür değilse doğa da özgür değildir” önermeleri birbirini karşılıklı olarak koşullandırmaktadır. Bu diyalektik, özgürlük sorununu salt siyaset felsefesi tartışmasının ötesine taşıyarak ekolojik bir zemine oturtmaktadır. Bookchin’in (1982) de vurguladığı üzere, insanın doğa üzerindeki tahakkümü ile insanın insan üzerindeki tahakkümü, ayrı olgular olarak değil; birbirini besleyen ve pekiştiren bütünleşik bir yapı olarak kavranmalıdır.

** Araçsal Akıl ve Seçme Yanılsaması

Charles Taylor (1991), modern bireyin kendi hayatını dahi çıkarlarına hizmet eden bir araca indirgeme eğilimini keskin biçimde eleştirmektedir. Bu araçsallaşma süreci, ahlaki sorumluluk duygusunu aşındırmakta ve özgürlük algısını çarpıtmaktadır. Tüketim toplumunda “ne alacağına karar vermek” biçiminde tezahür eden özgürlük görünümü, gerçek bir özgürlük deneyiminin yetersiz bir ikamesidir; zira söz konusu seçimler, sistemin dayattığı yapay ihtiyaçlar tarafından önceden çerçevelenmektedir.

** Performans Toplumu ve İçselleştirilmiş Sömürü

Byung-Chul Han’ın (2010) psikopolitika analizine göre, günümüzün neoliberal iktidar teknikleri, bireyi özgür olduğuna inandırarak onu daha verimli bir üretim öznesine dönüştürmektedir. Klasik disiplin toplumunun dışsal baskı ve yasaklarına dayanan mekanizmalarının aksine, performans toplumu başarı ve kendini gerçekleştirme arzusunu içselleştirerek bireyin kendi kendinin sömürücüsüne dönüşmesini teşvik etmektedir. Bu dönüşüm, özgürlüğün bizzat bir baskı aracına dönüştüğü paradoksal bir özgürlük biçimini doğurmaktadır.

** Yabancılaşma ve Özgürleşme Olanağı

Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda geliştirdiği ve Erich Fromm’un (1941) psikanalitik çerçeveyle zenginleştirdiği yabancılaşma kavramı, ekonomik bağımlılığın özgürlük üzerindeki yıkıcı etkilerini açıklamaya olanak tanımaktadır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti, işçiyi hayatta kalmak amacıyla emeğini satmaya zorlarken; bu ilişki kişinin hem ürettiği nesneye hem de kendi türüne yabancılaşmasına yol açmaktadır. Fromm’un yaklaşımında özgürleşme, bireyin bu gerçekliği örten illüzyonlardan kurtulmasıyla mümkün hâle gelen bir bilinçlenme sürecine karşılık gelmektedir.

** FELSEFİ-POLİTİK YAKLAŞIMLARIN KARŞILAŞTIRMALI ANALİZİ

** Marksizm: Sınıfsal Özgürleşme

Marksist özgürlük teorisi, tahakkümün kökünü sınıfsal sömürüde ve sermaye ilişkisinde bulmaktadır. Bu çerçevede özgürlük, kolektif kurtuluşla özdeşleştirilmekte; örgütlü devrim ve  geçiş aşaması olarak proletarya diktatörlüğü yoluyla sınıfsız topluma ulaşılacağı öngörülmektedir. Marksizmin güçlü gibi gözüken ancak en çürük yanı, küresel sermaye birikimini ve ekonomik yapıların belirleyiciliğini çarpıcı biçimde açıklamaya çalışırken eleştirdiği yapının kuramlarını aşırarak felsefi temel yaratmaktadır. Dolayısıyla, Marksizm ve türevi ideolojik akımlar insanlığa kapitalizmi aratmayan tehlikeli önermeler ve çözümler sunmaktadırlar. “Geçici” olduğu öngörülen devlet aşaması, Marksist ekonomizmin felsefi temeli olan Diyalektik Tarihsel Materyalizm ve ilerleyen Toplulmlar Tarihi, ve doğayı sömürmenin teorisinin belirgin sözleriyle ifade ettiği: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa aslolan dünyayı değiştirmektir” (1992 Alman İdeolojisi) önermesinin özü, kapitalizmle yarışırcasına doğanın özgürlüğünü katleden felsefesinin ideolojik yaklaşımın kalıcılaşması, tarihsel olarak Marksist iktidarlar tarafından defalarca gözlemlenmiş; tahakkümün salt ekonomik temele indirgenmesi, ataerkil, ekolojik ve kültürel iktidar ilişkilerini geri plana itmiştir.

** Liberal Yaklaşım: Piyasa Özgürlüğü

Milton Friedman başta olmak üzere liberal düşünürlerin savunduğu teze göre, ekonomik gücün devletten ayrılarak özel mülkiyet aracılığıyla tabana yayılması, siyasi gücün mutlaklaşmasını engellemekte ve bireysel özgürlüğü güvence altına almaktadır (Friedman, 1962). Ne var ki bu yaklaşım, ekonomik eşitsizliğin fiilî özgürlüksüzlük ürettiği gerçeğini büyük ölçüde görünmez kılmaktadır. Hukuki özgürlük, maddi temelden yoksun bırakıldığında içi boş bir söyleme dönüşmekte; özel mülkiyet düzeninin kutsanması ise sermaye tahakkümünü meşrulaştıran ideolojik bir işlev üstlenmektedir.

** Varoluşçu Yaklaşım: Sartre’ın Bireysel Sorumluluğu

Jean-Paul Sartre için özgürlük, insanın mahkûm olduğu bir koşuldur: İnsan, özünü kendi seçimleriyle yaratmakta ve bu yaratım sürecinin tam sorumluluğunu taşımaktadır (Sartre, 1946). “Kötü niyet” kavramı aracılığıyla Sartre, bireyin sorumluluktan kaçmak amacıyla kendini belirlenmiş bir nesne olarak sunmasını özgürlüğe en büyük ihanet olarak nitelendirmektedir. Varoluşçu yaklaşımın büyük erdemi, bireydeki eylemsizliği kırmaya ve özgürleşme sorumluluğunu her bireyin sırtına yüklemeye elverişli güçlü etik motivasyon sunmasıdır. Bununla birlikte, bu çerçeve bireysel seçimi aşırı ön plana çıkararak yapısal koşulların belirleyiciliğini yeterince hesaba katmamakta ve somut bir kolektif örgütlenme önerisi geliştirememektedir.

** Eleştirel Kuram: Frankfurt Okulu

Frankfurt Okulu düşünürleri, tahakkümün toplumsal bilinçlere kadar sızdığını titizlikle çözümlemişlerdir. Herbert Marcuse (1964), sahte ihtiyaçlar aracılığıyla bireyin sisteme entegrasyonunu ve bu sürecin gerçek muhalefet kapasitesini nasıl körelttiğini inceleyerek kapsamlı bir “Derin Reddediş” çağrısına girişmiştir. Theodor Adorno ise kültür endüstrisi eleştirisi üzerinden boş zamanın ve yaratıcı etkinliğin metalaşmasını çözümlemiş; “yanlış hayat doğru yaşanamaz” hükmünü eleştirel düşüncenin temel ilkesi olarak öne çıkarmıştır (Adorno, 1951). Eleştirel kuramın genel değerlendirmesi yapıldığında, ideoloji ve kültür analizindeki kavramsal zenginliğine karşın somut politik çözüm önerileri geliştirme konusunda yetersiz kaldığı görülmektedir.

** Antropolojik, Ekolojik Özgürlük Kuramı ve Anarşist Özgürlükçü Yaklaşım
 Tarih Öncesi: Özgürlük Kavramının Yokluğu

Tarih öncesi topluluklar incelendiğinde dikkat çekici bir paradoksla karşılaşılmaktadır: Hiyerarşilerin, devletin ve sistematik savaşların henüz kurumsallaşmadığı topluluklarda özgürlük talebi de özgürlüğü kısıtlayanlar olmadığı için bilinçli söylem, kavram, kuram, eylem, olarak belirginleşmemiştir. Doğal toplulukların antropolojisi özgürlük bilincinin yokluğuna değil; tam aksine, özgürlüğün olağan yaşamın ayrılmaz bileşeni olmasına işaret etmektedir. Özgürlük kavramı, ancak özgürlüğün kısıtlandığı bağlamlarda tarihsel bir talep olarak dile gelir. Tarih öncesi doğal anarşist toplulukların antropolojisinin dayandığı temelin hiyerarşisiz, devletsiz topluluklar oldukları, felsefi çözümleme olan günümüzün “anarşist” çıkarımlar, tarih öncesi ve mevcut anarşist toplulukların yaşamlarından esinlerek geliştirilen antropoloji ve özgürlük anlayışının, uygarlıkçıların hiyerarşilerine ve tarihe karşı haklı felsefi boyut kazanmasıyla hakikat toplulukları açısından tutunulacak en ciddi antropolojik özgürlükçü dayanaktır.

** Anarşizmin Temel Önermesi

Anarşizm, özgürlüğü yalnızca devletin yokluğu olarak tanımlamaz. Anarşist geleneğin temel önermesi çok daha kapsamlıdır: İnsanın insan üzerindeki her türlü otorite ilişkisinin —din, devlet, sermaye ve hiyerarşinin tüm biçimleriyle birlikte— tasfiyesi, gerçek özgürlüğün zorunlu koşulunu oluşturmaktadır. Anarşizmin bu bütünselliğinin özelliği, farklı yanıltıcı, saptırıcı özgürlük kuramlarından belirgin biçimde ayırt eden temel netliğidir.

* Proudhon: Otorite Karşıtı Özgürlük

Kendisini “anarşist” olarak tanımlayan ilk kişi olup, özgürlük anlayışını otorite karşıtlığı, karşılıklılık (mütekabiliyet) ve emeğe dayalı bir mülkiyet eleştirisi üzerine kurmuştur. Onun için özgürlük, bireyin ne yapacağına, ne yapabileceğine kendisinin bağımsızca karar verebilmesi ve toplumsal ilişkilerde hiyerarşinin olmamasıdır. 

* Bakunin: Sosyal Özgürlük

Mikhail Bakunin, bireysel özgürlük ile toplumsal özgürlük arasında ayrılmaz bir bağ kurmaktadır. Bakunin’e göre gerçek bireysel özgürlük, ancak toplumun bütününün özgür olmasıyla mümkündür: “Ben ancak çevremdeki tüm insanlar özgür olduğunda gerçekten özgürüm” (Bakunin, 1873). Devleti özgürlüğün en büyük düşmanı ve “meşrulaştırılmış şiddet” aygıtı olarak niteleyen Bakunin, Marksist proletarya diktatörlüğü fikrini de sert biçimde eleştirmiş; “işçi devleti” aşamasının özgürleşmeye değil, yeni bir tiranlığın doğmasına zemin hazırlayacağını öngörmüştür.

* Kropotkin: Karşılıklı Yardımlaşma

Pyotr Kropotkin, evrimci biyolojiden hareketle doğanın yalnızca rekabetin değil, aynı zamanda dayanışmanın da alanı olduğunu ileri sürmüştür (Kropotkin, 1902). Karşılıklı yardımlaşma ilkesine dayanan bu yaklaşıma göre, insanlar ihtiyaçlarını gönüllü işbirliği yoluyla karşıladıklarında hem devletin baskısından hem de ücretli emek ilişkisinin köleliğinden kurtularak gerçek yaratıcı özgürlüklerine kavuşabilmektedir.

* Bookchin: Toplumsal Ekoloji

Murray Bookchin, tahakkümün köklerini salt sınıfsal ya da ekonomik ilişkilere değil; insanın doğa üzerinde egemenlik kurma arzusuna bağlamaktadır (Bookchin, 1982). Toplumsal ekoloji perspektifinden geliştirdiği liberter belediyecilik modeli, ekolojik açıdan sürdürülebilir yerel öz-yönetim birimlerine dayanan, hiyerarşisiz ve doğrudan demokrasinin işlediği meclislerden oluşan bir alternatif örgütlenme biçimi önermektedir. Bu model, özgürlük sorununu hem ekolojik hem de siyasi düzlemde eş zamanlı olarak ele alan nadir çerçevelerden birini oluşturmaktadır.

* Graeber: Bürokratik Şiddetten Kurtuluş

David Graeber, hiyerarşik yapıların empatik anlama kapasitesini sistematik biçimde aşındırdığını “yapısal aptallık” tezi aracılığıyla ortaya koymaktadır. Graeber’e göre doğrudan eylem, karşılıklı yardım ve gönüllü örgütlenme, yalnızca özgürlüğü savunan söylemsel tutumlar değil; özgürlüğü “şimdi ve burada” pratik olarak icra eden yaşam biçimleridir (Graeber & Wengrow, 2021).

** KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRMEDE ANARŞİZMİN HAKLILIĞI

** Marksizme Karşı Anarşizm

Marksizm ile anarşizm arasındaki temel gerilim, devletin özgürleşmede oynayabileceği rol meselesinde odaklanmaktadır. Marksist geleneğin öngördüğü “geçici” devlet aşaması, tarihsel pratikte kalıcılaşmış; parti-devlet hiyerarşisi yeni bir tahakküm odağına dönüşmüştür. Anarşizm ise bu aşamayı en başından sorunlu bulmakta ve herhangi bir “geçici” otoritenin özgürleşmeyi ertelemek yerine kalıcılaşma eğilimi taşıdığını savunmaktadır. Öte yandan Marksizm’in tahakkümü yalnızca ekonomik temele indirgeyen sınıf indirgemeciği yaklaşımı, ataerkillik, ekoloji ve kültürel iktidar ilişkileri gibi belirleyici boyutları geri planda bırakmaktadır.

** Liberalizme Karşı Anarşizm

Liberal düşüncenin özel mülkiyeti ve piyasa mekanizmasını özgürlüğün güvencesi olarak sunması, maddi koşulların eşit dağılmadığı toplumlarda biçimsel özgürlüğü fiilî özgürlüksüzlüğün maskesi hâline getirmektedir. Anarşizm ise biçimsel hukuki özgürlük güvencesinin ötesinde, ekonomik sömürünün kendisini ve doğanın metalaştırılmasını sorunsallaştırmakta; bireyci özgürlük anlayışının kolektif koşulları görmezden gelmesini temel bir yetersizlik olarak değerlendirmektedir.

** Varoluşçuluğa Karşı Anarşizm

Sartre’ın varoluşçuluğu, bireysel sorumluluğu merkeze alan güçlü bir özgürlük etiği sunmakla birlikte, yapısal koşulların belirleyiciliğini ve kolektif eylemin zorunluluğunu yeterince hesaba katmamaktadır. Tek başına özgürlük felsefesi olarak kaldığında, yapısal baskı altında yaşayan bireylerden makul olmayan bir sorumluluk yükü beklemek sonucuna varılabilmektedir. Anarşizm ise bireysel inisiyatifi değerli bulmakla birlikte, bu inisiyatifi kolektif örgütlenme biçimleri ve karşılıklı yardımlaşma pratikleriyle bütünleştirmektedir.

** Anarşizmin Bütünsel Çerçevesi

Anarşizmin diğer özgürlük kuramlarına kıyasla taşıdığı üstünlük, onları dışlayan değil; güçlü yanlarını içeren ancak zayıf yanlarını aşan bütünsel bir çerçeve sunmasından kaynaklanmaktadır. Marksizm’in ekonomik sömürü eleştirisini devletsiz kolektifleşme öneriyle yanıtlarken; Sartre’ın bireysel sorumluluk vurgusunu doğrudan eylem pratiğine dönüştürmektedir. Bookchin’in toplumsal ekolojisi aracılığıyla ekolojik krize köklü bir yanıt üretirken; Graeber’in analizi bürokrasinin somut kaldırılması için araçlar sunmaktadır. Bu bütünsellik, anarşizmi 21. yüzyılın çok boyutlu özgürlük sorununa en kapsamlı yanıtı verebilen felsefi-politik gelenek olarak öne çıkarmaktadır.

Anahtar Kavramlar: Özgürlük, Anarşizm, Tahakküm, Hiyerarşi, Ekoloji, Öz-yönetim

Yararlanılan kaynaklar

Adorno, T. W. (1951). Minima moralia: Sakatlanmış yaşamdan düşünceler. (Çev. O. Koçak & A. Doğukan). Metis Yayınları.
Bakunin, M. (1873). Devlet ve anarşi. (Çev. A. Türker). Kaos Yayınları.
Berlin, I. (1958). İki özgürlük kavramı. (Çev. M. Turhan). Turhan Kitabevi.
Bookchin, M. (1982). Özgürlüğün ekolojisi. (Çev. A. Yılmaz). Ayrıntı Yayınları.
Fromm, E. (1941). Özgürlükten kaçış. (Çev. Ş. Yeğin). Payel Yayınları.
Graeber, D. & Wengrow, D. (2021). Her şeyin şafağı: İnsanlığın yeni bir tarihi. (Çev. K. Kartal). Epsilon.
Han, B.-C. (2010). Psikopolitika: Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri. (Çev. H. Barışcan). Metis Yayınları.
Kropotkin, P. (1902). Karşılıklı yardımlaşma: Bir evrim faktörü. (Çev. M. Işık). İletişim Yayınları.
Marcuse, H. (1964). Tek boyutlu insan: İleri endüstri toplumunun ideolojisi üzerine araştırmalar. (Çev. A. Yardımlı). İdea Yayınevi.
Marx, K. (2000). 1844 el yazmaları. (Çev. K. Somer). Sol Yayınları.
Marx, K. (1992) Alman İdeolojisi (Çev. S. Belli) Sol Yayınları.
Sartre, J.-P. (1946). Varoluşçuluk. (Çev. A. Bezirci). Say Yayınları.
Spinoza, B. (1677/2011). Etika. (Çev. Ç. Dürüşken). Kabalcı Yayınları.
Bauman, Z. (1988). Özgürlük. (Çev. V. Ersoy). Ayrıntı Yayınları.
Fanon, F. (1961). Yeryüzünün lanetlileri. (Çev. Ş. Süer). Versus Yayınları.
Frankl, V. (1959). İnsanın anlam arayışı. (Çev. S. Budak). Okuyanus Yayınları.
Friedman, M. (1962). Kapitalizm ve özgürlük. (Çev. D. Erberk & N. Himmetoğlu). Altın Kitaplar.
Locke, J. (1690/2012). Hükümet üzerine ikinci inceleme. (Çev. F. Bakırcı). Babil Yayınları.
Mill, J. S. (1859/2014). Özgürlük üstüne. (Çev. M. O. Aydın). İş Bankası Kültür Yayınları.
Rousseau, J.-J. (1762/2013). Toplum sözleşmesi. (Çev. V. Günyol). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Taylor, C. (1991). Modernliğin sıkıntıları. (Çev. U. Canbilen). Ayrıntı Yayınları.
Çalışlar İ. Dersim Raporu 2021 İletşim Yay.