Mart 15, 2026
Hakikat Yolu

Doğayı Doğru Anlamak!

“Doğa ile savaş halindeyiz.

Eğer kazanırsak, kaybedeceğiz.”

Hubert Reeves

** “Unuttuğumuz Hakikat! Doğayla Konuşan Kültürler “

İçinde yaşadığımız, varlığı, parçası, üyesi olduğumuz Doğayı ilksel insanın yani atalarımızın meraklı bakışlarıyla nasıl gördüğünü, yaklaştığını, hissettiğini, duyumsadığını, anladığını, yorumladığını, anlamlandırdığını bilmiyoruz ama tahmin ediyoruz; hep meraklı, ürkek, çekingen, tedirgin ve tetik! En fazlada evrenin sonsuzluğunda neler olduğunu, kendileri gibi birileri var mı? Sorusunun cevabını merak ettiklerini tahmin ediyoruz. Evrenin sonsuzluğunda meraklı bakışlarına ve sorularına cevap veren olmayınca, evrenin gizini/sırrını çözemeyeceklerini anladıklarında dikkatlerini yaşadıkları Doğaya çevirdiler.

Doğa kavramı, farklı dini veya animist, pagan, panteist vb. kültürel topluluklarda çeşitli anlamlarla ifade edilir. Doğayla uyumlu yaşayan yerli topluluklar doğayı, yaşamın onsuz olamayacağı, Doğaya saygılı olunması gerektiği kutsal varlık olarak kabul ederler. Tek tanrılı dinler için doğa, tanrı yaratıcılığının tecellisi ve insanın sorumluluğuna verilmiş emanet “nesne”dir. Budizm, tek tanrılı dinlerden farklı olarak doğayla uyumlu, şefkatli ilişkiyi ve karşılıklı bağımlılığı vurgular. Doğanın sadece kaynak değil, aynı zamanda yaşamın temeli ve korunması gereken değerli varlık olduğu anlayışı, sürdürülebilir gelecek için kritik öneme sahiptir. Doğayla birlikte sürdürülebilir yaşamın esasına dayalı topluluklar/toplumlar günümüzdeki çevresel sorunlara çözüm bulma çabalarında önemli rol oynamaktadırlar.

Akademik ve bilimsel literatürde “Doğa”, gündelik dilde kullanılan “yeşillik” veya “şehir dışı” kavramından ziyade, ontolojik ve fenomenolojik çerçevedir. Bilimsel tezde doğa, “madde ve enerjinin” oluşturduğu, insan müdahalesinden bağımsız işleyen yasalar bütünü olarak ele alınır. Akademik tariflere göre Doğa, insan yapımı dışında kalan, kendiliğinden var olan, sürekli değişen ve dönüşen fiziksel evrenin ve onun içindeki canlı ve cansız varlıkları kapsayan organizmadır! Felsefi soruyla Doğa, “şeyin özü, neyden yapıldığı” ve “kaderini belirleyen temel nitelikleri” olarak da ele alınır. Antik Yunan filozoflarından Aristo’ya göre doğa, “varlığın içsel değişim ve durağanlık ilkesidir.”

Yoğunlaştığımız küresel geometrik dairesel gezegen değil yaşamın gürül gürül aktığı insan iradesinden bağımsız var olan evren-Doğa, canlı ve cansız varlıklarıyla; dağlar, taşlar, kumlar, kayalar ormanlar, okyanuslar, hayvanlar, böcekler, gözle görünmeyen canlılar, insanlar, bitkiler, nehirler vb. fiziksel, biyolojik varlıkların, canlı Doğayı oluşturan organizmaların devri-daiminde, kendisinden kendisini yeniden ve yeniden yaratan flora-faunasıyla habitatı değerlendiriyoruz. Canlı organizmaların olmadığı Dünya, yaşam için gerekli su, uygun sıcaklık, atmosfer, oksijen, toprağın üretimi için minerallerin, proteinlerin, kararlı kütlesel vs. koşulların olmadığı Ay, Mars, Venüs, Merkür, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton gibi canlı yaşamı için gerekli koşullardan yoksun olan gezegenlerden farksız olurdu; Dünya-Doğanın evrende istisnai oluşu, halihazırda evrenin sonsuzluğunda yaşam için gerekli koşulların olduğu veya olgunlaşmadığı ya da keşfedilmediği/bilinmediği tek gezegen olmasıdır.

Doğa–İnsan ayrımının “yan etki” değil, modernitenin yeni dini bilimciliğin, bilinçli epistemolojik koparılışının marifeti olduğunu; “İnsan özne”, “Doğa nesne”; “insan merkez, tali Doğa”; “Doğa işlenmemiş ham madde kaynağı=sermaye” kavramlaştırmalarından, Doğaya yaklaşımın tarihselliğinin arka ve ön planında yıkıcı kapitalist sistemin kâr amaçlı matematiksel hesaplamalarına indirgendiğini görüyoruz.

Doğayla uyumlu yaşayan topluluklar için doğa yalnızca çevre değil; yaşamın kaynağı, varoluşun kutsal bütünlüğüdür. Her topluluk, kendi yaşamsal deneyimi, dili ve kozmolojisiyle doğayı kültürlerine uygun anlamlı kavramla tanımlarlar. Tanımlamalar yalnızca basit anlamsız kelimeler, sözcükler dizisi değil; insanın Güneşle, toprakla, suyla, gökle ve diğer canlılarla kurduğu ilişkinin derin ruhsal/tinsel ve fiziksel duyumsanmasının ifadesidir.

Doğa, doğanın diliyle konuşan topluluklarda farklı tanımlanır! Yerel topluluklarda farklı kültürlerin değişik adlandırmaları olsa da ortak dili aynıdır: Doğa, nesne, özne, kaynak, araç değil yaratıcı yaşamının yaşamın asal gücü, varlığın varoluş koşullarını oluşturan tanrısal güçtür. Sioux kabilesinin kolu Lakotaların “Mitákuye Oyás’iŋ” sözüyle ifade ettiği gibi, “Hepimiz akrabayız.” İnsan; rüzgârın, taşın, suyun, kuşun, ağacın ve toprağın üzerinde yaşayan büyük ailenin üyesidir. Doğayla uyumlu yaşayan topluluklar için doğaya saygı, romantik duygu değil; yaşamın sürekliliğini sağlayan etik zorunluluktur. Çünkü doğa, insanın dışında duran “çevre” değil; insanın nefes aldığı, beslendiği, öğrendiği ve anlam bulduğu varoluş alanıdır.

Doğanın sakin dingin olmadığını, sanıldığı gibi “basit nesne”, madde-enerji yoğunluğundan ziyade canlı organizma olduğunu, Doğanın dinginliğine sert ritimle eşlik eden şelalelerin, nehirlerin, çağlayanların delişmen akışından; okyanusların kabarmasından, tsunamisinden; Doğanın canlandığı bahar-yaz, dinginleştiği nadasa çekildiği sonbahar-kış mevsimlerden; sürekli hareket halindeki insan faaliyetlerinden; farklı türlerden hayvanlar aleminin seslerinin birbirine karışarak muazzam müziğin harmonisinden; gökyüzünden yeryüzüne süzülen yağmurdan, kardan, dolunun bereketlendirdiği yeşillendirdiği topraktan; adeta, bana fazla yüklenmeyin sizi fırtınalarla, kasırgalarla, depremlerle, sel baskınlarıyla cezalandırırım dercesine “huysuzlaşan”  Doğanın, sanıldığı gibi bize sunulan nesne, sonsuza kadar kullanacağımız zengin kaynaklar olmadığını anlamak zorundayız. Anlayan Doğal, animist, pagan, panteist yerel toplulukların Doğayı değerlendirmelerine kulak verirsek modernitenin doğadan kopardığı toplulukların ikinci doğa haline gelişlerinin süreçlerini anlayacak, anlamlandıracağız.

İnuitlerin “Nuna”sı, Aborijinlerin “Tjukurrpa”sı, Bantu halklarının “Ntu”su; Hakikat Yolu talip topluluklarda kavrayışında kutsal dörtlü Çar Anasırla; Hava, Su, Toprak Güneşle sırlı Doğa, “Jar û Diyar”dır. Anlamı: “Ziyaretler Diyarı“dır; Lakota (Kuzey Amerika – Sioux Halkları) Mitákuye Oyás’iŋ anlamı: “Hepimiz akrabayız”, Iná Maka Anlamı: “Toprak Ana.” Toprak, besleyen, büyüten, koruyan anne figürüdür. Doğa, insan, hayvan, bitki, taş, rüzgâr… hepsi aynı büyük ailenin parçasıdır. Doğa “akrabalık ağı”dır. Kuzey Amerika Navajo Diné Halkın dilinde “Hózhó” Anlamı: “Uyum, güzellik, denge, bütünlüktür.” Doğa, insanın içinde yaşadığı estetik ve etik düzen olarak görülür. Ekoloji “denge sanatı”dır; Aotearoa/Yeni Zelanda Māori topluluklarında “Papatūānuku” Anlamı: “Toprak Anadır.” Doğa, yaşayan varlık; dağlar, nehirler ve ormanlar onun bedeni “Whenua”dır. Anlamı: “Toprak” ama aynı zamanda “eş” ve “doğum bağı.” İnsan ile toprak arasındaki ilişki biyolojik ve ruhsaldır; And Dağların Güney Amerika Halkları Quechua & Aymara topluluklarında Doğa“Pachamama”dır. Anlamı: “Evren/Dünya Ana”dır. Doğa hem maddi hem ruhsal varlıktır. Zaman, mekân ve yaşamın bütünlüğünü temsil eder; Tibet Budist Toplulukları Doğa “Srog-chags”dır. Anlamı: “Yaşam taşıyan varlıklar.” Dağlar, nehirler, ormanlar ve hayvanlar ruh taşıyan varlıklardır. “Lha-lu” Kutsal dağlardır. Doğa, tanrıların ve ruhların mekânıdır; Moğolların “Tengri”si göğün sonsuzluğudur; Taoizm inancının, kültürünün yaygın olduğu coğrafyalarda; Çin’de, Yaşayan Taoizm’in kalbi Tayvan’da, Doğu ve Güneydoğu Asya’da; Hong Kong, Singapur & Malezya, Vietnam, Kore ve Japonya’da Doğayı karşılayan temel kavram “Zìrán”dır. Anlamı: “kendi kendine olan”, “kendiliğindenlik”tir. “Doğa=Tao’nun kendiliğinden işleyişi Yoldur”, insanın dışında nesne değil, dağlar, nehirler, hayvanlar kadar insan da doğanın içindedir.

Kuzey Avrupa – Sápmi Sami Halklarda Doğa “Eanan”dır. Anlamı: “Toprak/Yaşam alanı.” Ren geyikleriyle, rüzgârla, karla ve ışıkla kurulan ortak yaşamdır. Seita Kutsal doğal oluşumlar kaya, tepe, ağaçlardır. Doğa, ruhların yaşadığı mekândır; Hawaiʻi Yerli Halkın kültüründe Doğa “Aina”dır. Anlamı: “Besleyen toprak.” Toprak, insanı doyuran, büyüten, karşılıklı ilişki kurulan varlıktır. Mana Anlamı: “Yaşam enerjisi.” Her varlıkta bulunan kutsal güç taşır; Batı Afrika Yoruba topluluklarında Doğa “Aiyé”dır. Anlamı: “Dünya/Yaşam alanı.” Doğa, ruhlarla “Orisha” iç içe varoluş alanıdır. “Omi”dir. Anlamı: “Su”dur ama aynı zamanda ruhsal varlıktır. Su, yaşamın ve ruhun taşıyıcısıdır; Amazon Havzası Toplulukları Yanomami, Kayapó, Asháninka vb. Doğa “Urihi, Yanomami”dir. Anlamı: “Orman-ruh.” Orman, yaşayan ruhsal varlıktır, insanlar orman çocuklarıdır. “Mebêngôkre Kayapó”dır. Anlamı: “İnsanlar ve orman arasındaki karşılıklı yaşamdır.”  Doğa, ilişkisel varlık olarak görülür; Kore Şamanist Geleneğinde Doğa “Muism”, “Sansin” Anlamı: “Dağ Ruhu.” Dağlar kutsal varlıklardır, doğa ruhlarla doludur.

Bu örneklerin ortak noktası şudur: Kapitalist dünya ve evcilleştirilmiş Doğadan köklü kopuş halinde olan toplumların aksine, Doğayla bağını koparmamış topluluklar doğayı “kaynak” veya “mülk” olarak görmüyorlar. Onlar için doğa, atalarla, ruhlarla ve gelecek nesillerle bağlantı kuran kutsal varlıktır; İnuitler için “nuna” hem fiziksel hem de ruhsal gerçeklik; Moğollar için “Tengri” adalet ve kader veren ilahi düzen; Aborijinler için “Dreaming” geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki kesintisiz bağdır; Bantu halkları için de “Ntu” tüm varlıkları birbirine bağlayan yaşam gücüdür. Modern dünyanın “doğa–insan ayrımı” bu kültürlerde yoktur; doğa insanın içindedir, insan doğanın varlığıdır.

Bazı grupların/toplulukların yaşadıkları habitatta Güneşe Dönük veya Doğanın herhangi belirli noktasına yürüyüş ritüellerinde hem bireysel iç yoğunlaşma hem de grup içindeki dayanışmayı güçlendiren belirli fiziksel ve duygusal unsurlar aracılığıyla şekillenir. Ritüel sırasında katılımcıların sergilediği saygılı tutum, manevi dünyalarının huşu ve hürmet duyguları etrafında biçimlendiklerini gösterir. Sabah Güneş yükselirken üyelerin yüzlerine yansıyan mutluluk, bu doğa olayının onlar için sadece gözlem değil, aynı zamanda derin içsel sevinç ve ruhsal tatmin kaynağı olduğunu kanıtlar. Fiziksel olarak kolların bükülüp avuç içlerinin Güneşe doğru açılması, insanın o muhteşem manevi gücü veya enerjiyi kabul etmeye hazır olduklarını, açık yüreklilikle ortak/birlikte yaşamın konsensüs halini temsil eder. Doğanın muazzam harmonisinin hengamesinde, her mevsim zengin tonlarda rengarenk bitkileriyle, çiçekleriyle, ormanları yeşillikleriyle; sayısız türleriyle hayvanlar aleminin habitatı şenlendiren, neşelendiren sesleriyle kendisinden kendisini yeniden ve yeniden yaratan/canlandıran doğanın yaratıcılığında, yaratıcı tanrı müdahalesini kabullenmeyen, uyumun, senfonisinin hakikati vardır.

Modern zihniyetin unuttuğu hakikat tam da budur: Doğa fethedilecek şey değildir. Doğa, canlılar aleminin bütünü, insanın kendisidir. Onu kutsal adlarıyla çağıran topluluklar, bize binlerce yıldır aynı dersi fısıldıyor: Yaşam, ancak karşılıklılık, saygı ve uyumla mümkün olur. Doğanın adlarını hatırlamak, aslında kendi köklerimizi hatırlamaktır. Kropotkin’in “Karşılıklı yardımlaşma” (2001) olarak tasvir ettiği doğa canlılar aleminin biricik doğasıdır.

Kapitalist Sistemin Dizginlenemeyen Kar Hırsı: Doğayı Fethetmek!”

Doğanın tahribatına karşı Amerika Yerli toplulukların bilgelerine ait olduğu söylenen iki yüz yıl önce söylenen kehanetin sınırındayız, Doğanın, canlılar aleminin/insanlığın karşılaşacağı tehlikeli çağı yaşıyoruz! “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak” sözü, çevre bilincini, sürdürülebilirliği ve doğanın parayla satın alınamayacağını vurgulayan derin ekolojik uyarıyı içerir.

Doğa özgür değilse, insan da özgür değildir. Tersinden de okuyabiliriz; İnsan özgür değilse Doğada özgür değildir. İnsanın özgürlük bilinci Doğanın özgürlüğüyle doğrudan orantılıdır. Bu kadim gerçeği en derinden kavrayanlar, ekolojik özgürlükçü yaşamı varoluşlarının matrisine oturtan topluluklardır. “İnadına Doğayla uyumlu yaşam” çığlığı, gaspçı/yıkıcı uygarlık tarihinin karanlık dehlizlerinden süzülerek kulaklarımızda yankılanıyor ve bizi Doğaya daha şefkatli, insaflı, saygılı olmaya davet ediyor.

Doğaya en ahlaksız, bakış açısı kapitalizmin Doğaya yaklaşım olduğunu söyleyelim. Kapitalizme göre Doğa, istifade edilecek sonsuz sömürülecek kaynak ve kar aracıdır. Marksizm, kapitalizmin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerini eleştirirken pek de kapitalizmden farksız Doğa savunucusu değildir.

Hubert Reeves’in sözü gerçekten çarpıcı paradoks içeriyor. Doğaya karşı kazandığımız her “zafer”in aslında kendi yenilgimiz olduğunu vurguluyor. Çünkü biz Doğanın dışında değil, içinde, onun üyesi/parçası varlığı, tamamlayıcısıyız. Doğayla savaş halinde olan kapitalizm son iki yüz yılda Doğayı ve insanlığı yok oluşun en tehlikeli sınırına dayandırdı. Birçok duyarlı çevreci/aktivist sınırda olduğumuzu, hatta bazı noktaları aştığımızı söylüyor. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı, okyanus asitlenmesi, hızlı eriyen buzullar vs. bunlar sadece istatistikler değil, Doğal sistemin çöküşünün sinyalleri. Kapitalist sistemin sonsuz büyüme mantığıyla “sonlu gezegen” arasındaki çelişki giderek görünür oluyor.

Uygarlık gaspçı egemenler ile Doğanın özgür toplulukları arasında süren mücadele gerçekte, Doğaya hâkim olma mücadelesinin örtük siyasi/politik, ideolojik, felsefi, sosyolojik alanlarla gizlenmesidir. Güç iktidar, devlete sahip olmak için süren bütün siyasi, ekonomik, yönetim, dini, kimlik, ulusal, sınıf mücadelesi savaşları özünde kapitalizmin ve iktidar odaklı organizasyonların Doğaya hâkim olma hırsıdır. Doğanın özgürlüğünü savunanlar ile kapitalizmin Doğaya sorunsuz hükmetme mücadelesi, kurumsal vs. alanlarda süren çekişmeler, alan kapma savaşlarında temel belirleyici öncelik; Doğa savunucusu Doğal toplulukların/toplumların kapitalizmle ve Doğanın ölçülemez indirgenemez değerini materyalizme, ekonomik kalkınma ve gelişme yasası derekesine indirgeyen Marksizm’e karşı mücadele öncelikli mücadeledir. Doğayla birbirini geliştiren, koruyan, yaşatan düzlemde uyumlu ilişkili yaşayan ekolojik komünal topluluklar ile kapitalist sistem arasında en temel mücadele alanı; hiyerarşinin Doğaya hakimiyet savaşıyla başladı, Doğal komünal topluluklar, Doğa savunucu aktivistlerin Doğayı özgürleştirme direnişiyle devam ediyor. Doğanın yani özgür yaşamın kurtuluşu ve kaybının ya özgürlük ya da felaketle sonuçlanacağı zamanlardayız.