Dünya, yalım yalım şafağı yakan ağıtın eşiğinde, çürüyen ceset gibi savaşların kefeniyle sarmalanmış. Savaşlar, gökyüzünü karartan bir kara bulut gibi, dünya denizlerinde dalgalar yaratıyor. 2014’te başlayan Rusya-Ukrayna kargaşası, Şubat 2022’deki askerî hareketlilikle korkunç bir kıyamet senfonisi gibi devam ediyor. Küller arasında haykıran yerlerin sessizliği, yıkımın soğuk parmaklarıyla sarılmış hâlde.
21 Şubat 2026’da, Afganistan-Pakistan topraklarında yeniden kanla sulanan başka bir nefret hikâyesi başladı. Taliban ve Pakistan arasındaki çatışmalar, sınırları aşarak açık bir savaşa dönüştü. Her bombanın yankısı, insanlığın tekrar tekrar aynı senaryoları sahneye nasıl konulduğunu gösteriyor.
İran ile İsrail arasındaki 12 günlük cehennem, ABD’nin gölgesinde, Ortadoğu’nun kadim topraklarını kana buluyor. Ve bu sadece bir başlangıç. Çin’in Tayvan’a uzanan gölgesi, Küba’nın ve Venezuela’nın üzerine çöken tehditler… Dünya, nükleer kışın eşiğinde, zamanın kumları avuçlarımızdan kayıp giderken, her an bir felaketin habercisi oluyor. Savaşın tarihi, dün değil, yarın değil; o, içinde bulunduğumuz bu lanetli anın ta kendisi. Kapitalizmin ve ulus-devletlerin çürümüş dişlileri döndükçe, bu kanlı döngü asla bitmeyecek. Dünya, nükleer bir kıyametin son saniyelerini sayıyor, her nefes, bir veda fısıltısı.
Her coğrafya yeni bir savaşa gebe; Çin’in doğusundan, Tayvan’ın korkusundan gelen fısıldamaları, Küba’nın ve Venezuela’nın gerilim hatlarını izliyoruz. Dünya, nükleer felaketin eşiğinde; zaman, düşüşe doğru kayıyor, savaşın tarihi o kadar dar ki, “bugün” kelimesi bile bu gerçekliğin ağırlığını kaldırmıyor.
Bizleri bekleyen karanlık, savaşların büyüttüğü cehennem! İnsanın üzerine sinen karamsarlık; hangi ulusun, hangi kimliğin nefretini içselleştirdiği değil, her bireyin ruhunda açılan yaralardır. Kürtler, Araplar, hepsi bir bekleyişte; milliyetçi hayallerin ruhları kavuran ateşlerin hezeyanında, coğrafyayı saran alevlerinde bedenleriyle birlikte ceplerinde ve derilerinde taşıdıkları anlamsız kimlikçiliğin de ulusalcılığın da kül olacağını anlayamayacak kadar aptallaştırılmış yığınlar!
Bu kanlı tiyatronun perdesi ardında, milliyetçi ve ulusalcı kimliklerin zehirli sarmaşıkları büyüyor. İran’ın molla rejiminin düşüşünü bekleyen Kürtler, Araplar, Mazeniler, Beluçlar, Azeriler… Onlar, kendi kimliklerinin histerik “zaferleri” uğruna, kanlı oyunun piyonları olmaya hevesliler. Kendi ruhlarını, nefretin ve intikamın karanlık kuyularına atıyorlar.
Mezopotamya’yı, Anadoluyu, İran-Pers coğrafyasının halklarını esaret altına alan dinsel bağnazlıklar, etno-kimlikçi iktidarlar toplukları vuruşturyor, iktidarlarını yaşatıyorlar.
Kapitalistler ise, bu yıkımın ortasında, sadece rakamları görüyor. Petrol fiyatları, borsa endeksleri, silah satışları, altın ve gümüşün gramı… Onlar için katledilen çocukların çığlıkları, kanla yıkanan kadınların feryatları, sadece birer istatistik. İnsanlık, onların gözünde, sadece birer metadır; kâr hırsının pençesinde ezilen, değersiz birer varlık.
Kapitalistler, savaşların kazançlarını hesaplarken, insani duyguları para için bir kenara atıyor. Katledilen çocukların gözyaşları, altının değerinden daha düşük fiyatlarla satılıyor. İnsanın kalbi, o canların kanına bulanmış makine hesaplarının altında kalıyor.
ABD-İsrail’in bombaladığı İran’ın petrol yangınlarından yükselen dumanlar, gökyüzünü kararttı. Gece mi, gündüz mü belli değil. Sadece karanlık, sadece ölüm kokusu. Dünya ve canlılar aleminin geleceği, bir kabusun en derin köşelerinden fısıldıyor. Borsaların yükselişi, petrolün varil fiyatı, araba satışları, altının ve gümüşün gramı… Meta değersizlikler, insanlığın ve doğanın yaşamından daha değerli hale geldi. Bu acı gerçeği, artık hepimiz biliyoruz.
Ve siz, bu yıkımın mimarları, hala anlamadınız mı? Kendi ellerinizle mahvettiğiniz bu dünyada, bizlerle birlikte yok oluşa sürükleniyorsunuz. Yeni bir dünya bulamadınız, değil mi? Öyleyse, burada kalın, bu çürüyen gezegende, doğanın, insanlığın, canlılar aleminin sonunu siz de seyredin, baylar! Bu, sizin de sonunuz olacak. Ve o büyük sessizlik, her şeyi yutacak.
Doğa, çığlık çığlığa haykırıyor; Kuzey Kutbunda kanatlarını çırpan kelebek metaforu ironisini yitirdi! Nükleer silahların gölgesinde, doğayı, insanlığı, canlılar alemini cehennemi alevler içinde dünya bekliyor. ABD ve İsrail’in yarattığı karanlık dumanların yayıldığı gökyüzünde, armageddonun yaklaştığını görüyor gibiyiz. Gece ve gündüz birbirine karışırken, yaşamla dolu tüm evren ağır bir sonun eşiğinde.
Ve bizler, bu trajedinin pençesinde, borsa rakamları ile bütün bir yaşamı karşılaştırıyoruz. Hayatın, doğanın sigorta poliçesi haline geldiği bir dünyada, borsaların kıyısında hayatlarımızı kaybetme korkusu sarıyor içimizi.
Gerçek, acı bir gerçeğe dönüşüyor; sizler, bu karanlık dünyanın yöneticileri, yok oluşa giden tekil bir gemide yol alıyorsunuz. Doğanın ve insanlığın sonunu beklerken, belki de içten içe kendinizi sorguluyorsunuz; yok olacağız, ama ne için?