Kurulan tek bir cümleyle bir dünya belirir.
Orada sanki her şey anlatıldığı gibidir;
Bize işittiğimiz sözler değil, konuşmacı şüphe verir;
Hakikate uygun olmayan sözlere karşı söz bitmiştir.
-W.H.Auden’
** Hakikat Yolu: Modern Distopya Karşısında Otantik Varoluş
** Anlam Krizi ve Gizlenen Hakikatler
Şair W. H. Auden’ın “Kurulan tek bir cümleyle bir dünya belirir, orada sanki her şey anlatıldığı gibidir…” sözü, günümüz dünyasının karmaşasına bir yanıyla flu diğer yanıyla biraz daha berrak ayna tutmaktadır. Kapitalist modernitenin çağ tespiti kalabalığında (“bilim, ilerleme, demokratik, modern-çağdaş uygar, yapay zekâ, atom, uzay çağı”) bireyin kendini tanımlayamadığı ve “anlam bozukluğu“ yaşadığı distopya yaratmıştır. Bu tanımlar yığını içinde, insanın, toplulukların/toplumların varoluşsal gerçekliğiyle çelişen, varlığı gizlenen ve görünmez kılınan ”toplumsal hakikatler“ mevcuttur.
Bu hakikat toplulukları/toplum, kendilerini otantik bir ifadeyle, “Rêya ma Rêya Haqîqatiya” (“Yolumuz Hakikat Yoludur”) olarak tanımlayan toplulukların yaşam biçimidir. Bu yol, doğayla uyumlu, sakin ve ekolojik bir yaşamı benimseyerek, devasa evreni ve dünyayı iki sözcüğe sığdıran bilgelikle toplumsal proje sunar. Modern disiplinlerin (sosyoloji, tarih, hukuk, bilim) tanımlarına uymadığı için günlük yaşamda kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan söz konusu toplulukların otantik varoluş biçimi çağımızın temel çelişkisini gözler önüne sermektedir.
** Tarihsel Çatışma ve Coğrafi Kimlik
Toplumların tarihsel süreçleri, yazılı kanonik tarihin kaydettiği çeşitlilik ve farklı yaşam tarzlarıyla kayıtlara geçmiştir. Ancak, insanlığın özgürlüğünü ve yaşam tarzını yorumlayan farklı felsefi akımlar (tek tanrılı dinler, Marksizm, kapitalizm, modernite) arasında ortaklaşan ve çatışan temel noktalar bulunmaktadır. Bu tartışmaların odağında, insanlığın varoluş süresinin ne kadarının yazılı tarihe yansıdığı sorusu yatar.
Bu bağlamda, metnin odaklandığı topluluk, yaşamlarını yazısız, “sözlü/sözel geleneklerle“ sürdüren ve resmi tarihle barışık olmayan bir coğrafyada yer alır. Osmanlı tahrir defterlerinde “Dersim” (Desim), Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kayıtlarında ise “Tunceli” olarak geçen habitat, halk arasında “Dersim/Mameki/Kalan” gibi coğrafi tanımlarla anılmaktadır. Bilal Aksoy’un* araştırmaları, bölgenin tarih boyunca “Daiani, Daranalis, Derxene, İsuwa, Zuhuma, Sophone, Suphani, Bagin, Partheniya, Disimli/Disimlu” gibi sayısız isim değişikliğine uğradığını kanıtlamaktadır. Bu durum, coğrafyanın ve sakinlerinin uygarlıkların “lanetli ve kanlı hâkimiyet süreçlerine“ maruz kaldığını ispatlar niteliktedir. Yazılı kayıtlara geçmeyen, hafızalardan silinen gerçeklikler ise bu toplumsal hakikatin görünmeyen yüzünü oluşturur.
** Hakikat Yolunun Kozmolojisi ve Doğayla İlişki
Bu web sayfası, tam da bu toplulukları/toplumu görünür kılmak amacıyla inşa edilmiştir. Sözlü geleneklerin aktarımında, Mameki/Kalan coğrafyasında yaşayanlar, kültürel yaşamlarını ve habitatlarını egemen uygarlık anlayışından farklı bir şekilde tanımlar. Onlar için coğrafya, kutsiyet atfedilen ve “Jar û Diyar”„ (“Ziyaretler Diyarı”) olarak anlamlandırılan bir alandır.
“Hakikat Yolu” toplulukları için doğa, basit bir kaynak değil, “varoluşun kendisidir“. Doğayla kurulan organik ilişki, yaşamın kutsal kaynakları olarak içselleştirilen “Çar Anasır”a (Dört Anasır: Güneş, Hava, Toprak ve Su) dayanır. Bu, basit bir “özne-nesne” ilişkisi değil, derinlerde hissedilen, yaşanan ve solunan bir hakikattir.
Bu tinsel ve ruhsal farkındalık, varlığı ikiye bölmez; “kutsal” ve “profan“ (dünyevi ve sıradan) arasında bir ayrım yoktur. Her şey “can”dır ve o can, “Hak”tan ayrı değildir. Onların toplumsal bilgeliğinde tanrı, doğa üstünde taht kurmuş, hükmeden bir dogma değil; kendisinin de parçası olduğu “Doğa’nın devri-daim döngüselliğinde “yaşamı yeniden ve yeniden yaratan tanrısal hakikattir.
Bu topluluklarda, mekânla kurulan ilişki basit bir aidiyet değil, kutsal bağdır. “Ateş-Ocakları“ toplumsal dayanışmanın sıcak yuvası, habitat ise kimliğin oluşumunun ve özünün temelidir. Bu otantik yaşam biçimi, modern çağın anlam krizine karşı, bütüncül ve derin bir varoluş felsefesi sunmaktadır.
** Uygarlık Kıskacında Kopuşun Mekaniği ve Hakikatin Yeniden İnşası
Militarist resmi tarih anlatısı; Mezopotamya, Anadolu ve Levant’ı kapsayan “Bereketli Hilal”i yalnızca bir ticaret yolları kavşağı ve zengin kaynak deposu olarak resmeder. Bu “uygarlık beşiği” güzellemesi, aslında bin yıllardır süregelen gaspı/ilhakı, işgali/yağmayı, talanı ve sömürü mekanizmasını gizleyen “estetik” örtüdür. Doğal ve ekolojik yaşamda ısrar eden, hiyerarşiye boyun eğmeyen topluluklar; bu sistem tarafından “evcilleşmemiş” kabul edilerek katliam ve soykırımlarla “uygarlaştırılmaya” çalışılmıştır. Resmi tarih, yüzyıllardır bu şiddeti; “uygar/medeni” olanın “barbar, vahşi, şaki, serderge” olanı “terbiye etmesi” şeklinde şematize ederek meşrulaştırmaktadır.
Nesiller arası, kuşaktan kuşağa aktarılan Doğayla eşgüdümlü yaşamın ekolojik bilginin kesintiye uğraması, toplumsal hafızanın omurgasını oluşturan doğal önderlerin ve bilgelerin kurumsal gücünü de sarsar. Bu kırılma anında, geleneksel sözlü kültürün yerini dışarıdan dayatılan kanonik eğitim ve yazılı otorite alır. Artık öğrenme, “yaparak ve yaşayarak” elde edilen bir bilgelik değil; kariyerizm ve akademik başarı kıstaslarına hapsedilmiş mekanik bir sürece dönüşür. Mitolojilerin, destanların ve hikayelerin pedagojik yapıcı gücü, yerini ruhsuz, yıkıcı kahramanlık destanlarına bırakır.
Her işgal, yağma ve sürgün; Doğayla uyumlu yaşayan toplumların inanç köklerinde ve dayanışma kültüründe sert kopuşlar yaratır. Uygarlığın ‘üst aklı’ tarafından kurgulanan Dersim 1937-1938 süreci, bu tarihsel kopuşun en somut ve trajik son halkasıdır.
1937-38 Dersim süreci, sadece ekonomik bir sömürü veya fiziksel bir kırım değil, aynı zamanda “kozmolojik bir şiddet” olarak okunmalıdır. Resmi tarih, bu coğrafyayı defalarca işgal edip ismini değiştirerek onu hafızasından koparmaya çalışmıştır. Ulus-devlet aklı, 1937-38 katliamı ve sürgünleriyle bu toplulukların bir daha asla dirilemeyeceği kibriyle hareket etmiştir. Ancak bugün gelinen noktada, yaşanan tüm kopuşlara rağmen, “Hakikat Yolu” toplulukları; Doğaya saygıdan ve insani değerlerinden ödün vermeden yaşamın estetiğini yeniden inşa etmişlerdir.
Dersim’de yaşananları militarist resmiyetin tarihsel bağlamından kopararak ele almak, meseleyi eksik tanımlamak demektir. Bu kırım, hiyerarşinin; ilk devletleşmenin, tanrı-krallar, kral-tanrılar, rahiplerin dogmatik tek tanrıcı yıkıcılığın doğuşu, topluluklar/toplumlar üzerinde baskısını kurduğundan günümüze devam eden “doğal toplulukları evcilleştirme” projesinin sürgit moderniteyle devamıdır. Soykırımı sadece fiziksel bir yok ediş olarak değil, “anlam/man dünyasının” imhası olarak okumak gerekir. Tarihçi Sven Lindqvist’in ifadesiyle, sadece toprağın değil, “ruhun da sömürgeleştirilmesi” girişimidir. Ancak tamda bu temelde kopuşların mekaniğini ve sonrasında hayatın nasıl yeniden estetikle örüldüğünü anladığımızda, “Hakikat Yolu”na talip olanları gerçekten tanıyabiliriz.
Bu platformun temel gayesi; “Er-Leviathan”ın militarist tarih yazımına karşı, yazısız, sözlü/sözel yaşamın diri bilincinin geleneklerin, deneyimlerin aktarımlarla kuşaklara devrini savunmaktır. Uygarlığın karanlık dehlizlerinden çıkışın anahtarı, resmî belgelerin soğuk sayfalarında değil, sözlü geleneğin yalanı barındırmayan hakikatinde gizlidir. Bu web sitesinin derdi, kirli tarih içinde “temiz” bir sayfa açmak değil; bizzat o kirli zihniyeti deşifre ederek, onun paralelinde akan alternatif yaşam damarlarını görünür kılmaktır.
Bugün, distopik ve toksik zihniyetin kuşatmasına rağmen; Doğayla uyumlu, dayanışmacı ve moderniteye alternatif bir yaşamı ilmek ilmek ören topluluklar hala mevcuttur. Onlar, uygarlığın vaatlerine umut bağlamış kuşaklar için yaşayan birer ilham kaynağıdır. Doğa-insan kıyıcı sistem her ne kadar eskisinden daha donanımlı ve yıkıcı olsa da hakikatin sesi on yıl öncesine göre çok daha gür çıkmaktadır. Hafıza tazelenmekte, “Hakikat Yolu”nun yolcuları, Doğanın canlı hakikatiyle yeniden buluşmanın yollarını aramaktadır.
** Özgürlüğü Yeniden Kazanmanın Estetiği: Hafızanın Zaferi
Mameki/Kalan örneğinde somutlaşan o muazzam “diriliş kapasitesi”, aslında derin sosyolojik ve felsefi hakikate işaret eder. Bu toplulukların maruz kaldığı yıkımlara, katliam/soykırımlara rağmen sergilediği canlı dinamiği anlamak için; direnişin morfolojisine, kozmolojik esnekliğe ve yazısız hafızanın yapısal direncine bakmak gerekir. Toprak ile ruh arasındaki ontolojik bağı modernitenin tanımlayamadığı, tanımlamaya çalıştığında ise toprağı, “değerli madenlerin zengin kaynağı” tanımından, ekonomik yarar nasıl elde edilir matematiksel hesabını yapar. Kapitalizmin her şeyden istifade etmek yararcı mantığı, hüzün ile umut arasındaki döngüsel diyalektiğin bir sonucudur.
Hakikat Yoluna talip topluluklar; ritüelleri sürdürerek, sembolleri yeniden kodlayarak ve kolektif pratikleri marjinal alanlarda koruyarak hibrit bir direniş estetiği geliştirmişlerdir. İşte burada, tam asimilasyonu ve çürümeyi engelleyen diri bir hafızanın, yani kültürel çekirdeğin filizlenen zaferi gizlidir.
Kapitalist zihniyetin doğayı oluşturan elementleri birer “nesne” olarak görmesi tesadüf değildir; bu bakış, sömürüyü meşrulaştırmanın ön koşuludur. Ormanı “odun stoku”, suyu “tükenmeyen sonsuz kaynak”, Güneşi “enerji üreten gezegen”, havayı “ciğerlerimize soluduğumuz element”, toprağı “basit üretim nesnesi” olarak tanımladığınızda, onlara karşı sorumluluğumuzu da öldürmüş oluruz. Bu bakış, özne-nesne ikiliğine dayanır: İnsan öznedir, doğa nesnedir. İnsan eylemde bulunur, doğa edilgendir. İnsan sahiptir, doğaya “sahip” olunur.
Oysa bu elementleri kutsal gören topluluklar için ilişki, karşılıklılık etiğine dayanır. Almak varsa vermek, kullanmak varsa korumak da vardır. Bu bir takas değil, evrensel bir denge arayışıdır.
Asıl soru şudur: Onca olumsuzluğa, kuşatmaya ve yıkıma rağmen bu toplulukları bu denli diri kılan içkinleşen, ruhsal ve tinsel bağ nedir? Belki de cevap, modern dünyanın nostaljik özlem olarak gördüğü, ancak bu toplulukların bizzat yaşadığı o “ilişkisellik” hakikatinde gizlidir. Bu anlayışı bugünün dünyasında yeniden canlandırmak, sadece bir geçmişe dönüş değil, geleceği hakikat üzerine inşa etmenin tek yoludur.
* http://www.bilalaksoy.com/dersim-adinin-kokeni