
Her Şeyin Şafağı İnsanlığın Yeni Tarihi - Özet
David Greaber – David Wengrow – 2024
İÇİNDEKİLER
İnsanlığın Çocukluğuna Elveda …15
Ya da bu kitabın eşitsizliğin kökenleriyle ilgili olmama nedenleri
Lanetli Özgürlük…46
Yerli eleştirisi ve gelişme efsanesi
Buzul Çağını Çözmek…107
Zincirlerin içinde ve dışında: İnsan siyasetinin değişken fırsatları
Özgür İnsanlar, Kültürlerin Kökeni ve Özel Mülkiyetin Gelişimi…157
Gelişimi (İllaki yukardaki sıraya göre değil)
Çok Ama Çok Eskiden…209
Kanadalı avcı toplayıcıların köle edinmesi ve Kaliforniyalı komşularının edinmemesi hakkında ya da “Üretim Biçimleri” ile ilgili sorunlar
Adonis Bahçeleri…263
Hiç gerçekleşmemiş bir devrim: Neolitik insan toplulukların tarımdan kaçınması
Özgürlüğün Ekolojisi…309
Çiftçiliğin önce zirveye çıkması, tökezlemesi ve tüm dünyayı kandırması
Hayali Şehirler…340
Mezopotamya’da, İndus Vadisi’nde, Ukrayna’da ve Çin’de Avrasyanın ilk şehir insanları ve kralları olmadan nasıl şehir inşa ettikleri
Göz Önünde Saklanış…401
Kıta Amerika’sında toplumsal barınma ve demokrasinin yerli kökenleri
Devletin Neden Kökeni Yoktur?…438
Egemenlik, bürokrasi ve siyasetin mütevazi başlangıçları
Başa Dönüş…535
Yerli eleştirisinin tarihsel temelleri üzerine
Sonuç…596
Her Şeyin Şafağı
Giriş
David Graeber ve David Wengrow’un “Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi” adlı eseri, insanlık tarihine dair köklü varsayımları sorgulayarak, eşitsizliğin ve devletin kökenleri hakkındaki geleneksel anlatıları yıkıcı bir şekilde eleştirmektedir. Kitap, antropoloji ve arkeolojiden elde edilen yeni bulguları sentezleyerek, insan toplumlarının çok daha çeşitli, esnek ve özgürlükçü şekillerde var olduğunu öne sürer. Yazarlar, insanlığın tek bir doğrusal evrim çizgisi izlemediğini, aksine farklı toplumsal düzenlemelerle sürekli deneyler yaptığını vurgular.
Bölüm 1: İnsanlığın Çocukluğuna Elveda; Ya da bu kitabın eşitsizliğin kökenleriyle ilgili olmama nedenleri
Kitabın temel argümanını ortaya koyar ve neden “eşitsizliğin kökenleri” sorusunun yanlış bir başlangıç noktası olduğunu açıklar. Yazarlar, Rousseaucu (masumiyetten düşüş) ve Hobbesçu (doğal durumun vahşeti) anlatıların, insanlık tarihini basitleştirdiğini ve siyasi olarak tehlikeli sonuçlar doğurduğunu savunur. “Eşitsizlik” teriminin kendisinin, gerçek toplumsal sorunları gizleyen ve teknokratik çözümlere yönlendiren bir araç olduğunu belirtirler. Asıl sorunun, insanların nasıl bu kadar dar toplumsal kalıplara sıkıştığı ve özgürlüklerini nasıl kaybettiği olduğunu vurgularlar.
Bölüm 2: Lanetli Özgürlük; Yerli eleştirisi ve gelişme efsanesi
Başlık, Avrupa Aydınlanması düşünürlerinin, özellikle de Jean-Jacques Rousseau’nun, Amerikan yerli halklarının eleştirilerinden nasıl etkilendiğini inceler. Yazarlar, Avrupalıların, yerli toplumların özgürlük, eşitlik ve karşılıklı yardımlaşma prensiplerine dayalı yaşam biçimlerini gözlemleyerek kendi toplumlarını sorguladıklarını gösterir. **Kandiaronk** gibi Wendat liderlerinin, Avrupalıların mülkiyet hırsı, rekabetçiliği ve otoriteye boyun eğme eğilimlerini nasıl eleştirdiğini detaylandırırlar. Bu eleştirilerin, Avrupa’da özgürlük ve eşitlik kavramlarının gelişiminde önemli bir rol oynadığını, ancak bu fikirlerin Avrupalı düşünürler tarafından çarpıtılarak veya bağlamından koparılarak kullanıldığını belirtirler.
Bölüm 3: Buzul Çağını Çözmek; Zincirlerin içinde ve dışında: İnsan siyasetinin değişken fırsatları
Buzul Çağı’ndaki avcı-toplayıcı toplumların karmaşıklığını ve çeşitliliğini ele alır. Geleneksel görüşün aksine, bu toplumların küçük, basit ve eşitlikçi gruplardan ibaret olmadığını gösterirler. Arkeolojik bulgular, bazı Buzul Çağı toplumlarının büyük anıtlar inşa ettiğini, mevsimsel olarak farklı toplumsal yapılar benimsediğini (örneğin, kışın hiyerarşik, yazın eşitlikçi) ve hatta köleliğin farklı biçimlerini uyguladığını ortaya koyar. Bu, insanlığın başından beri farklı toplumsal düzenlemelerle deneyler yaptığını ve siyasi örgütlenmenin tek bir doğrusal yörünge izlemediğini kanıtlar. Yazarlar, asıl sorunun “eşitsizliğin kökenleri” değil, **”nasıl bu kadar sıkışıp kaldığımız”** olduğunu bir kez daha vurgular.
Bölüm 4: Özgür İnsanlar, Kültürlerin Kökeni ve Özel Mülkiyetin Gelişimi (İllaki yukardaki sıraya göre değil)
Avcı-toplayıcı toplumların içindeki özgürlük ve mülkiyet kavramlarını derinlemesine inceler. Yazarlar, “eşitlikçi” olarak tanımlanan toplumların bile kendi içlerinde farklı türde eşitsizlikler barındırabileceğini, ancak bunların modern anlamdaki hiyerarşilerden farklı olduğunu belirtirler. Özellikle Kuzey Amerika ve Japonya’daki avcı-toplayıcıların, yerleşik yaşam biçimleri ve karmaşık toplumsal yapılar geliştirdiğini, ancak bunu özel mülkiyet ve otoriter yönetim olmaksızın başardıklarını gösterirler. Bu, özel mülkiyetin ve tarımın kaçınılmaz olarak hiyerarşiye yol açtığı yönündeki yaygın inancı sorgular.
Bölüm 5: Çok Ama Çok Eskiden; Kanadalı avcı toplayıcıların köle edinmesi ve Kaliforniyalı komşularının edinmemesi hakkında ya da “Üretim Biçimleri” ile ilgili sorunlar
Farklı avcı-toplayıcı toplumlar arasındaki kültürel farklılaşmayı ve toplumsal yapıların çeşitliliğini vurgular. Özellikle Kanada’daki bazı avcı-toplayıcı grupların kölelik uygularken, Kaliforniya’daki komşularının bunu yapmamasını inceler. Yazarlar, bu farklılıkların, çevresel koşullardan ziyade, toplumların bilinçli tercihleri ve “şizmogenez” (toplumların kendilerini diğerlerinden farklılaştırma süreçleri) yoluyla ortaya çıktığını savunur. Bu, insan toplumlarının, Marxçı “üretim biçimleri” gibi tekil bir deterministik modele indirgenemeyecek kadar karmaşık ve dinamik olduğunu gösterir.
Bölüm 6: Adonis Bahçeleri; Hiç gerçekleşmemiş bir devrim: Neolitik insan toplulukların tarımdan kaçınması
Neolitik Devrim ve tarımın ortaya çıkışı hakkındaki geleneksel anlatıyı sorgular. Yazarlar, tarımın, insanlık için kaçınılmaz bir ilerleme adımı olmadığını, aksine birçok toplumun tarımı uzun süreler boyunca bilinçli olarak reddettiğini veya farklı şekillerde benimsediğini öne sürer. Çatalhöyük gibi erken Neolitik yerleşimlerin, hiyerarşik yapılar olmaksızın büyük ölçekli toplulukları nasıl sürdürdüğünü incelerler. Bu, tarımın otomatik olarak özel mülkiyete, hiyerarşiye ve devlete yol açtığı fikrine meydan okur ve Neolitik insanların toplumsal örgütlenmede çok daha fazla esnekliğe sahip olduğunu gösterir.
Bölüm 7: Özgürlüğün Ekolojisi; Çiftçiliğin önce zirveye çıkması, tökezlemesi ve tüm dünyayı kandırması
Tarımın dünya geneline yayılma süreçlerini ve bunun toplumsal yapılar üzerindeki etkilerini ele alır. Yazarlar, tarımın yayılışının tek tip bir model izlemediğini, farklı bölgelerde farklı nedenlerle ve farklı sonuçlarla ortaya çıktığını belirtirler. Bazı toplulukların tarımı benimserken bile, hiyerarşik yapıları reddettiğini veya mevsimsel olarak farklı toplumsal düzenlemelerle devam ettiğini gösterirler. Bu, tarımın “kaçınılmaz” bir felaket olduğu fikrini yumuşatır ve insanlığın tarımla olan ilişkisinin çok daha karmaşık ve bilinçli seçimlerle dolu olduğunu vurgular.
Bölüm 8: Hayali Şehirler; Mezopotamya’da, İndus Vadisi’nde, Ukrayna’da ve Çin’de Avrasyanın ilk şehir insanları ve kralları olmadan nasıl şehir inşa ettikleri
Erken şehirlerin ortaya çıkışı ve örgütlenmesi hakkındaki geleneksel görüşleri yıkar. Yazarlar, Mezopotamya, İndus Vadisi, Ukrayna ve Çin gibi bölgelerdeki ilk şehirlerin çoğunun, krallar, merkezi otorite veya bürokratik yapılar olmaksızın inşa edildiğini ve yönetildiğini gösterirler. Bu şehirlerin, genellikle “demokratik” meclisler, ortak mülkiyet ve gönüllü işbirliği prensipleriyle işlediğini savunurlar. Bu, devletin ve hiyerarşinin şehir yaşamının kaçınılmaz bir sonucu olduğu fikrine karşı çıkar ve insanların büyük ölçekli toplulukları özgürlükçü bir şekilde örgütleyebildiğini kanıtlar.
Bölüm 9: Göz Önünde Saklanış; Kıta Amerika’sında toplumsal barınma ve demokrasinin yerli kökenleri
Bu bölüm, Amerika kıtasındaki yerli toplumların, toplumsal barınma ve demokratik yönetim biçimlerindeki yeniliklerini vurgular. Özellikle Teotihuacan gibi şehirlerin, anıtsal yapılar ve insan kurban etme gibi uygulamalardan vazgeçerek, geniş çaplı sosyal konut projelerine yöneldiğini ve halkın katılımıyla yönetildiğini gösterirler. Tlaxcala gibi yerli cumhuriyetlerin, Aztek İmparatorluğu’na karşı İspanyollarla ittifak kurma kararlarını demokratik meclislerde aldığını belirtirler. Bu örnekler, Batı’nın “demokrasi” ve “uygarlık” anlayışının tek ve üstün olmadığını, yerli toplumların da kendi özgün ve etkili yönetim biçimlerini geliştirdiğini ortaya koyar.
Bölüm 10: Devletin Neden Kökeni Yoktur?; Egemenlik, bürokrasi ve siyasetin mütevazi başlangıçları
Devletin tek bir kökeni olmadığını ve “devlet” olarak adlandırdığımız yapıların aslında farklı güç biçimlerinin (egemenlik, bürokrasi, karizmatik liderlik) çeşitli kombinasyonlarından oluştuğunu savunur. Yazarlar, bu güç biçimlerinin tarih boyunca farklı toplumlarda farklı şekillerde ortaya çıktığını ve bir araya geldiğini gösterirler. Örneğin, bazı toplumlarda egemenlik varken bürokrasi olmayabilir veya tam tersi. Bu, devletin kaçınılmaz bir evrimsel aşama olduğu fikrini reddeder ve siyasi örgütlenmenin çok daha akışkan ve değişken olduğunu vurgular. Asıl sorunun, bu güç biçimlerinin nasıl bir araya gelerek insanları özgürlüklerinden mahrum bırakan “devlet” yapılarını oluşturduğu olduğunu belirtirler.
Bölüm 11: Başa Dönüş; Yerli eleştirisinin tarihsel temelleri üzerine
Kitabın ana temalarından biri olan yerli eleştirisinin tarihsel derinliğini ve günümüzdeki önemini yeniden ele alır. Yazarlar, Kuzey Amerika’daki bazı yerli toplumların, Avrupa istilasından önce bile karmaşık klan sistemleri ve siyasi federasyonlar geliştirdiğini gösterirler. Cahokia gibi büyük yerleşimlerin, “devlet” benzeri yapılar olmaksızın nasıl işlediğini incelerler. Bu, “ilerleme” ve “uygarlık” kavramlarının Batı merkezli önyargılarla dolu olduğunu ve yerli toplumların kendi özgün siyasi felsefeleri ve toplumsal düzenlemeleri olduğunu vurgular. Yerli eleştirisinin, modern dünyanın sorunlarına alternatif çözümler sunma potansiyeli taşıdığını belirtirler.
Sonuç: Her Şeyin Şafağı
Sonuç bölümü, kitabın temel mesajlarını bir araya getirir ve insanlık tarihine dair yeni bir bakış açısı sunar. Yazarlar, insanlığın geçmişinin, hayal edebileceğimizden çok daha çeşitli, özgürlükçü ve deneysel olduğunu gösterirler. İnsanların, farklı toplumsal düzenlemeler arasında bilinçli olarak geçiş yapabildiğini, hiyerarşiyi ve özgürlüğü bir arada deneyimleyebildiğini vurgularlar. Kitap, eşitsizliğin ve devletin kaçınılmaz olmadığını, aksine insanlığın kendi seçimlerinin bir sonucu olduğunu savunur. Bu yeni tarih anlayışı, gelecekte daha özgür ve adil toplumlar inşa etme potansiyelini yeniden canlandırmayı amaçlar. “Her Şeyin Şafağı”, insanlığın geleceği için umut verici bir vizyon sunarak, bizi kendi toplumsal kaderimizi yeniden düşünmeye ve şekillendirmeye davet eder.