Önceki yazımızda, Aleviliğin Hakikat Yolu toplulukları açısından “kurtarıcı” ve “özgürleştirici” hat olmadığı; tersine, tarihsel süreçte dinsel ana merkez akımların denetiminde olduğundan tarikat eğilimli, hiyerarşik ve iktidar üretici formlara evrilerek hiyerarşisiz ve devletsiz yaşam arayışlarını daralttığı üzerinde durmuştuk. Bu kez benzer bir sorgulamayı, Mameki/Kalan Hakikat Yolu topluluklarını derinden etkileyen Marksizm ve türevleri örgütler üzerinden yapmak gerekiyor.
“Hakikat Yolu”nda Aleviliğin, nasıl ki kurtuluş vaadi, iktidar ağına —Taberistan/Daylam Aleviyye devleti— dönüşmüşse, Marksizmin de yeryüzüne sunduğu söz, iktidarsızların dilinde yankılanan yeni yankı olarak başladı ama sonunda iktidarın kendisine dönüştü.
** Tarihin kaynayan kazanında fışkıran doğuş: Marksizm!
Marksizm, 19. yüzyıl Avrupa’sının kaynayan kazanında, toplumsal altüst oluşların sonucu olarak doğdu. Bu doğuş alegorik benzetmeyle Bizans İmparatorluğu ile Pers hanedanları arasında halkları bezdiren, yıllarca süren tüketici kıyım savaşlarında İslam’ı kurtarıcı, “kutlu doğuş” olarak karşılayan zamanın ruhunun, 19.yüzyıl Avrupa’sı farklı öncülerle “yeni doğuşun” tekerrürünü karşılar olmuştur! Ama bu kez öncüler, tanrının ruhani dogmatik teolojisini değil modernitenin “maddi materyalist ilerlemeci tarih ve toplumlar teolojisini” rehber edinenler tarih sahnesine çıkmıştır: Marksizm!
**Modernitenin radikal sol kanat evladı: Marksizm!
Rol kesiciler değişti: bu kez Marksizmin doktriner pozitivist materyalizmi İslam dogmatizminin doktriner “kurtarıcı tanrı” yerini aldı. Yeni doğan, aslında modernitenin iktidarcı sol kanadının radikal çocuğuydu. Marksizm, kapitalizmin yarattığı işçi sınıfı adına kapitalizmin en sert eleştirisi gibi görünürken, aynı zamanda kapitalist modernitenin hazinesinden —ekonomizm, sosyalizm, sosyoloji, ideoloji, felsefe, devlet— ne bulduysa alıp cilalayarak “yeni paradigmatik manifestosu” şeklinde emekçi kitlelere sundu. “Proletarya” adını verdikleri sınıfı kutsallaştırarak, devrimde öncü olma yükümlülüğünü ona yüklediler ve böylece iktidara giden yolu açtılar.
Marksizmin doğuşunu ve kapitalist moderniteyle kurduğu bu karmaşık bağı berraklaştırmak, Hakikat Yolu topluluklarının Marksizm konusundaki düşünsel, felsefi ve sosyolojik yanılsamalarını çözmek açısından zorunludur. Çünkü gerçekten, özgürlükçü çizgide ısrar edenlerle bağ kurabilmek için, “Beni iktidara taşıyın, size özgürlüğü ben vereceğim” diyenlerin aslında en keskin diktatörlüklerin peşinde koştuğunu görmek gerekir.
Marksist ideolojilerin pratikte ortaya koyduğu gerçeklik, refahın ekonomizme, özgürlüğün ise proletarya diktatörlüğüne indirgenmesidir. Bu indirgeme, sonunda bir avuç bürokratik devletçinin refahını ve özgürlüğünü büyütürken, geniş toplulukların özgürlüğünü daraltan iktidarcı düzen üretmiştir. Hakikat topluluklarını konsolide etmede Marksizmin etkili olmasının temel nedeni de “kurtuluşun ekonomik refahla geleceği” yönündeki yanıltıcı inançtır.
** Proletaryanın “kurtarıcısı” Marksizm!
Marksizm, kapitalizmin azgın sömürüsüne karşı proletaryayı “tarihsel özne” ilan ederek ortaya çıktı. Vaadi açıktı: Üretim araçlarının ele geçirilmesiyle ekonomik refaha ulaşılacak, refahla birlikte özgürlük de mümkün olacaktı. Ancak tarih, özellikle Marksist referansla kurulmuş toplumların deneyimi, bu vaadin çoğu kez başka mecralara evrildiğini gösterdi. “Proletarya diktatörlüğü” adına kurulan rejimlerin önemli örnek pratikleri, özgürleşme iddiasıyla yola çıkan bürokratik devletçi mimariler baskıcı iktidarlar inşa ettiler. Emekçi sınıfların kurtuluşu adına yürütülen mücadele, yer yer onların adına konuşan bürokratik elitlerin tahakkümüne dönüştü.
** Marksizm ve Kapitalist Modernitenin Ortaklığı
Marksizmin ortaya çıkışını tetikleyen üç ana sütun vardır:
** Sanayi Devrimi ve Yeni Sınıf Yapısı
- yüzyılın sonunda başlayan Sanayi Devrimi, üretimi kökten değiştirdi. Köylülerin topraksızlaşması ve şehirlere akın etmesiyle proletarya (işçi sınıfı) adında yeni bir sosyal sınıf doğdu. Bu sınıfın maruz kaldığı ağır çalışma koşulları, çocuk işçiliği ve sefalet, Marx ve Engels için kuramsal bir laboratuvar görevi gördü.
** Fransız Devrimi ve Siyasi Çalkantılar
1789 Devrimi, feodal kast yapıyı yıktı ama vadettiği “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik” ilkeleri işçi sınıfı için hayata geçmedi. Marx, bu devrimin sadece “burjuva devrimi” olduğunu ve siyasi özgürlüğün ekonomik özgürlük olmadan eksik kalacağını savundu.
** Klasik Ekonomi ve Alman Felsefesi, Fransız Jakobenist sosyalizmi!
Marksizm gökten zembille inmedi; üç entelektüel kaynaktan beslendi:
- İngiliz Ekonomi Politiği: Adam Smith ve David Ricardo’nun emek-değer kuramları.
- Alman İdealizmi: Marx Hegel’in diyalektik yöntemi “baş aşağı duruyor” diyerek materyalizme çevirdi.
- Fransız Sosyalizmi: Saint-Simon ve Fourier gibi düşünürlerin ütopyacı fikirleri.
Pek çok kişi Marksizm’i kapitalizmin tam zıttı gibi görse de aslında her ikisi de Modernite projesinin meyveleridir. Ortak paydaları oldukça geniştir:
** İlerleme İnancı
Hem liberal kapitalizm hem de Marksizm, tarihin doğrusal bir şekilde daha “ileri” gittiğine inanır. Her iki görüş de teknolojik gelişmeyi, üretici güçlerin artmasını ve insanlığın doğa üzerindeki hakimiyetini “olumlu” gelişme olarak görür.
** “Bilimsel” ve “Akılcı” Yaklaşım
Her iki sistem de Aydınlanma düşüncesine dayanır. Dini veya metafizik açıklamalar yerine; rasyonel, bilimsel ve ampirik verilerle dünyayı açıklamaya çalışırlar. Marx, kendi teorisini “Bilimsel Sosyalizm” olarak tanımlayarak bu modernite vurgusunu perçinlemiştir.
** Evrensellik
Kapitalizm, küresel pazar yaratarak yerel sınırları aşmayı hedefler. Marksizm de benzer şekilde “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” sloganıyla ulus-devlet sınırlarını aşan evrensel sınıf bilinci önerir! Her ikisi de yerelliği (gelenekleri, özgünlükleri, devletsiz toplulukları, yere otonomileri vs.) modernite adına tasfiye etme eğilimindedir.
** Ekonominin Merkeziyeti
Her iki dünya görüşü de toplumsal yaşamın merkezine ekonomiyi (üretim, tüketim ve bölüşüm ilişkilerini) koyar. Kapitalizm bunu “serbest piyasa” üzerinden kutsarken, Marksizm “altyapı” olarak tanımlayıp her şeyin belirleyicisi olarak görür.
Özetle: Marksizm, kapitalist moderniteye dışarıdan bakan bir yabancı değil; onun içinden çıkan, onun araçlarını (teknoloji, rasyonalite, sanayileşme) kullanan ama bu araçların mülkiyetini değiştirmeyi amaçlayan bir “içsel eleştiri” akımıdır.
Marx, 1844 Elyazmalarında yabancılaşmayı henüz genç bir düşünürken formüle ettiğinde, fabrikadaki işçinin makinenin bir dişlisi haline gelmesini anlatıyordu. Bugün ise fabrikaların yerini algoritmalar, makinelerin yerini ekranlar aldı; ancak yabancılaşma sadece biçim değiştirdi.
** Siyasi Bağlam: Devrimler Çağı
Marksizm aynı zamanda siyasi devrimler çağında şekillendi. 1789 Fransız Devrimi burjuvazinin siyasi zaferini simgeliyordu; ama vadettiği özgürlük, eşitlik ve kardeşlik yalnızca mülk sahibi sınıflar için gerçekleşmişti. 1830 ve 1848 devrimleri ise işçi sınıfının bağımsız bir siyasi özne olarak sahnede belirmeye başladığını gösterdi. Marx ve Engels, Komünist Manifestoyu tam da bu devrimler dalgasının (1848) eşiğinde kaleme aldı.
** Entelektüel Miras
Marx’ın düşüncesi üç büyük kaynaktan beslendi:
- Alman İdealizmi (özellikle Hegel): Diyalektik yöntem, tarihin çelişkilerle ilerlediği fikri. Marx bunu “ayakları üzerine” oturttu: Hegel’in fikir diyalektiğini maddi üretim ilişkilerine uyguladı.
- İngiliz Klasik Politik Ekonomisi (Adam Smith, David Ricardo): Değerin emekten kaynaklandığı fikri. Marx bunu artı-değer teorisiyle radikalleştirdi.
- Fransız Ütopik Sosyalizmi (Saint-Simon, Fourier, Owen): Toplumsal eşitsizliğin eleştirisi ve alternatif toplum tahayyülleri. Marx bunları “bilimsel sosyalizm” adını verdiği daha sistematik bir analize dönüştürmeye çalıştı.
** Marksizmin temel toplumsal açıklaması
Marx’a göre her toplum biçiminin temelinde üretim tarzı yatar. Üretim tarzı iki unsurdan oluşur: üretici güçler (teknoloji, emek gücü) ve üretim ilişkileri (mülkiyet biçimleri, sömürü biçimleri). Kapitalist üretim tarzında temel çelişki şudur: üretim toplumsaldır, ama mülkiyet özeldir. Bu çelişki, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf çatışmasını kaçınılmaz kılar.
Yabancılaşma bu tablonun felsefi çekirdeğidir: İşçi yalnızca ürününe değil, üretim eylemine, türsel varlığına ve diğer insanlara da yabancılaşır. Emek, yaratıcı bir özgürleşme aracı olmaktan çıkıp insanı ezerek büyüyen sermayeye dönüşür.
** Marksizm ile kapitalist modernitenin ortak yanları
Bu nokta son derece önemli ve çoğu zaman göz ardı edilen bir meseledir. Marksizm, kapitalist moderniteyi reddetmekle birlikte onun içinden doğmuş ve onunla derin yapısal ortaklıklar taşımaktadır.
** Modernist ilerleme anlayışı
Her ikisi de tarihin doğrusal, ilerlemeci bir süreç olduğunu varsayar. Kapitalizm için bu ilerleme, sürekli büyüme ve teknolojik gelişmedir. Marx için ise insanlığın özgürleşmeye doğru ilerlediği diyalektik bir süreçtir. Her ikisi de geleneksel, döngüsel ya da mitolojik zaman anlayışlarını reddeder.
** Üretim ve emek merkezli ontoloji
Kapitalizm için insan özünde homo economicus‘tur; değer, piyasada üretim ve mübadele yoluyla yaratılır. Marx da insanı öncelikle üretici varlık olarak tanımlar. “Homo faber” — alet yapan, doğayı dönüştüren insan — her iki sistemin de temel antropolojik varsayımıdır. Doğa, her iki perspektifte de özünde bir üretim kaynağı, işlenecek bir hammaddedir.
**. Bilim ve akılcılık tTapınması
Her ikisi de Aydınlanma mirasçısıdır. Pozitivist bilim anlayışı, nesnel yasaların keşfedilebileceği inancı, dini ve metafizik açıklamaların reddedilmesi ortaktır. Marx, tarihsel materyalizmi bir “bilim” olarak sundu; tıpkı kapitalist ekonominin kendini “bilimsel” ilan etmesi gibi.
** Evrenselcilik iddiası
Kapitalizm piyasa mantığının evrensel olduğunu, tüm insanların özde rasyonel çıkar hesabı yapan bireyler olduğunu varsayar. Marksizm de sınıf mücadelesinin evrensel tarihsel yasa olduğunu, proletaryanın kurtuluşunun bütün insanlığı özgürleştireceğini öne sürer. Her iki söylem de yerel, kültürel, toplulukçu farklılıkları ikincil sayma eğilimindedir.
** Büyük anlatı ve teleoloji
Her ikisi de tarihin bir sonu ya da telos‘u olduğuna inanır. Kapitalizm için bu, piyasa demokrasisinin nihai zaferidir (Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi bunu açıkça ifade eder). Marx için ise sınıfsız, devletsiz komünist toplum. Her ikisi de “tarih nereye gidiyor?” sorusuna kesin bir yanıt verme iddiasındadır.
** Teknolojik akılcı araçlarla doğa üzerinde hâkimiyet
Kapitalist modernite doğayı sonsuz sömürülecek bir kaynak olarak görür. Marx da en azından erken dönem yazılarında ve Kapital’de, komünizmin üretici güçleri geliştirerek maddi bolluğu herkese yayacağını öngörür. Her iki proje de doğayı tarih dışı bir arka plan olarak ele alır; ekolojik sınırları yeterince sorgulamaz. (Bu nokta, sonraki dönemde “ekolojik Marksizm” tartışmalarını doğurmuştur.)
** Eleştirel değerlendirme
Marksizmin kapitalist moderniteyle derin ortaklıkları, 20. yüzyıl sonunda ciddi eleştirilerin hedefi oldu. Frankfurt Okulu (Adorno, Horkheimer), Marksizmin Aydınlanma aklını yeterince sorgulamadığını, araçsal aklın hem kapitalizmi hem de “gerçekleşmiş sosyalizmi” kirlettiğini gösterdi. Postkolonyal düşünürler (Fanon, Said, Spivak) Marksizmin evrenselcilik iddiasının Avrupa-merkezci olduğunu vurguladı. Feminist Marksistler, üretim merkezli analizin yeniden üretim emeğini ve cinsiyet ilişkilerini görünmez kıldığını gösterdi. Ekolojistler her iki sistemin de üretimciliği paylaştığını öne sürdü.
Marksizm, kapitalizmin tutarlı eleştirisi olmamakla birlikte, aynı zamanda kapitalizm adına kapitalizmin “yeniden yapılanması” olarak da okunabilir. Modernitenin kendi içinden ürettiği Marksizm, modernitenin varsayımlarını hem devralan hem de kapitalizmi devlet kapitalizmine entegre eden düşünce sistematiğidir.
Marksist felsefede “dünyayı değiştirmek” fikri genellikle sınıf mücadeleleri ve insan emeği üzerinden okunur, ancak bu süreçte doğanın bir “hammadde” veya “üretim aracı” olarak görülmesi, ekolojik eleştirmenlerin en çok durduğu noktalardan biridir.
** İşin “gizlenen” veya çelişkili kısmı şurada düğümlenir
İnsan Merkezli (Antroposentrik) Bakış: Marx, Feuerbach Üzerine Tezler’de dünyayı sadece yorumlamayıp değiştirmeyi hedeflerken, doğayı insanın kendini gerçekleştirdiği bir “inorganik beden” olarak tanımlar. Bu, doğanın kendi başına bir değeri olmasından ziyade, insanın tarihsel gelişimi için bir araç olarak görüldüğü eleştirisini doğurur.
Üretici Güçlerin Fetişizmi: Erken dönem Marksizm, kapitalizmin teknolojik imkanlarını yüceltirken, doğanın sınırsızca sömürülebileceği yanılsamasına kapılabilir. Doğayı “bedava bir güç” veya fethedilmesi gereken bir engel gibi görmek, Marksist ilerlemecilikle sanayi toplumunun sömürü mekanizmasını paralelleştirir.
Özetle; Marksizm dünyayı dönüştürmeye odaklanırken, doğayı üretimin ve ekonomik kalkınmanın “pasif nesnesi” olarak görür. Oysa doğa, üzerine sadece bina inşa edilen bir arsa değil, üretimin bizzat sınırlarını çizen canlı aktördür.
Her çağın uygarlıkçıları ezik/ezilmiş toplumların “kurtarıcısını” ana rahminden kendi doğumunu kendisi gerçekleştirir! Ve her kurtarıcılık iddiasında olanlar, paslanmış zincirleri kırarken yenilerini iktidarın tavında döverler. Hiyerarşinin/uygarlıkçılar tarihi yazıldığından günümüze sunucular ve alıcılar her aynıdır; bir zaman tanrısal dogmatik buyrukçular olur başka zaman pozitivizmin üst akıl mimarları! Üst akıl mimarları yeni mühendislik projeleriyle toplumların karşısında çıktılar yeni sunumlarını yaptılar: Yapay zekâ! Siz düşünmeyin makinalarımız sizin yerinize düşünür!