En ucuz gurur türü ulusal gururdur; çünkü bu,
kendisiyle gurur duyacak kişisel özellikleri olmayan
insanın, milyonlarca kişiyle paylaştığı bir özelliğe sığınmasıdır.”
Arthur Schopenhauer
Devletsiz, hiyerarşisiz ve ulus-devlet fikrine yabancı Hakikat Yolu topluluklarının tarihsel dokusunu anlamak için, bu toplulukların içine sonradan sızan ideolojik etkileri açığa çıkarmak gerekir. Bu nedenle, karşılıklı dayanışma ve ortak yaşam bilincini zayıflatan düşünsel akımların izini sürmek önemlidir. Daha önce Şii/Şia tandanslı Alevilik yorumlarının ve Marksizmin Hakikat Yolu topluluklarında yarattığı kırılmaları ele aldıktan sonra, şimdi de başka bir başlığa; milliyetçilik ve ulusçuluk olgusuna yöneliyoruz. Çünkü bu ideolojiler, doğallığı ve yerelliği esas alan toplulukların dokusuna sonradan eklemlenmiş, çoğu zaman da onları içten içe dönüştürmüş fikirlerdir.
Milliyetçilik çoğu zaman tarihsel bir “doğal evrim” gibi sunulur. Oysa modern milliyetçilik, modernite öncesi soy-sop ve kavmiyet bağlarının basit bir devamı değildir. Aksine, büyük ölçüde modern çağın siyasal projeleri içinde yukarıdan aşağıya inşa edilmiş bir ideolojik çerçevedir. Ulusçuluk ise bu sürecin kurumsallaşmış biçimi olarak, toplulukları ulus-devlet kalıbına uyarlayan siyasal bir düzenleme haline gelmiştir. Bu fikirlerin devletsiz ve hiyerarşisiz yaşam biçimleriyle organik bir bağından söz etmek güçtür.
Tarihsel olarak Avrupa’da ortaya çıkan ve zamanla dünyaya yayılan modern milliyetçilik, kısa sürede ulus-devlet paradigmasının temel taşı haline gelmiştir. Ancak bu ideoloji yalnızca klasik burjuva milliyetçiliği aracılığıyla değil; kimi zaman Marksist söylemlerle, kimi zaman da “ulusal kurtuluş” ya da “üçüncü yol” olarak sunulan melez akımlar aracılığıyla farklı topluluklara taşınmıştır. Bu akımlar, milliyetçiliği özgürlük, kurtuluş ya da özerklik söylemleriyle meşrulaştırarak, aslında ulus-devlet mantığını yeniden üretmişlerdir.
Oysa Mameki/Kalan coğrafyasında ve benzeri habitatlarda yaşayan Hakikat Yolu topluluklarının tarihsel yaşam örgütlenmesi, tekçi ve merkezi ulus-devlet mantığıyla örtüşmeyen bir çoğulluk taşımaktadır. Milliyetçilik ve ulusçuluk ise bu çoğulluğu tek tipleştirme, homojenleştirme ve merkezi kontrol mekanizmalarına bağlama eğilimi gösterir. Yerel ve doğal kimliklerin “ulusal” potada eritilmesi, bu toplulukların tarihsel dayanışma ağlarını ve kültürel dokusunu derinden sarsan bir dönüşüme yol açmıştır. Bu nedenle milliyetçilik, yalnızca bir siyasal fikir değil; devletsiz toplulukların yaşam pratiğini dönüştüren güçlü ve çoğu zaman tahripkâr bir ideolojik müdahale olarak ele alınmalıdır.
Milliyetçilik doktrininin ortaya çıkışı
- ve 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik, feodalizmin çözülüşü ve burjuva devrimleriyle birlikte şekillenmiş bir ideoloji olarak görülür.
Rousseau, Herder, Fichte, Hegel ve Mill gibi düşünürler, ulusu siyasal özne ve meşruiyet kaynağı olarak kavramsallaştıran erken kuramsal çerçeveleri kuran isimler arasında sayılır.
Benedict Anderson, “Hayali Topluluklar” kavramsallaştırmasıyla ulusun, kapitalist pazar, basın-yayın ve devlet aygıtları üzerinden inşa edilen hayali bir cemaat olduğunu vurgular.
Bu çizgi, ulusçuluğu doğal/ilksel değil, modern ve tarihsel olarak belirlenmiş bir ideolojik form olarak ele alır.
Burjuvazi, kapitalizm ve milliyetçilik
Marxist literatürde “burjuva milliyetçiliği”, kapitalist sınıfın kendi çıkarlarını “ulusal çıkar” olarak sunma ve sınıf çatışmasını maskeleme ideolojisi olarak tanımlanır.
Bu anlayışa göre burjuvazi, içerde ulusal birliği ve “vatan” söylemini kullanarak proletarya ile kendi arasındaki antagonizmayı perdeler, dışarıda ise diğer ulusların işçi sınıflarına karşı düşmanlık üreterek “böl ve yönet” işlevi görür.
Liu Shaoqi’nin ulus ve milliyetçilik üzerine metni, burjuva milliyetçiliğinin ekonomik temelini; kar arayışı, pazar ve hammadde için dünya ölçeğinde rekabet ve emperyalist yayılma olarak teşhis eder.
Aynı metin, burjuvazinin, emperyalist savaşları ve sömürgeci genişlemeyi “ulusun şanı, üstün ırk, ulusal kader” gibi söylemler aracılığıyla meşrulaştırdığını vurgular.
Liu, burjuvazinin baskı altındayken “ulusal kurtuluş” bayrağını taşıyabildiğini, iktidarı ele geçirdikten sonra ise hızla başka ulusları ezen bir güce dönüştüğünü; örnek olarak İngiltere, Fransa, ABD, Almanya, İtalya, Japonya gibi burjuva devrimleri yaşamış ülkeleri verir.
Bu dönüşüm, milliyetçiliğin burjuvazi açısından hem devrimci-feodal karşıtı, hem de sonrasında emperyalist ve karşı-devrimci bir araç haline gelebildiğini gösteren klasik bir örnekleme olarak sunulur.
Marksizm ve “ulusların kaderlerini tayin hakkı”
Lenin’in 1914 tarihli “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” broşürü, Marksist gelenekte kavramın en açık formülasyonudur.
Lenin burada, Rusya Sosyal Demokrat Programı’nın 9. maddesinde geçen “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı, somut tarihsel-ekonomik koşullar üzerinden, özellikle de feodalizmin çözülüşü ve burjuva ulusal hareketlerin yükselişi bağlamında tartışır.
Lenin, ulusal hareketlerin ekonomik temelini, kapitalizmin iç pazar gereksinimi ve ulusal dil birliğini zorunlu kılan meta üretiminin gelişimiyle açıklar.
Bu nedenle “ulusların kaderlerini tayin hakkı”nı, soyut bir hukuksal formül olarak değil, ulusların siyasal ayrılma ve bağımsız ulusal devlet kurma hakkı (yani ayrılma/secession hakkı) olarak tanımlar.
“Kaderini tayin”in Leninist formülü
Lenin, “ulusların kaderlerini tayin hakkı”nı şu şekilde netleştirir: ulusal hareketlerin tarihsel-ekonomik analizi temelinde, bu hakkın özünün “ulusların, başka ulusal gövdelerden siyasal ayrılma ve bağımsız ulusal devlet kurma hakkı” olduğunu söyler.
Bu hak, her ayrılma talebine koşulsuz “evet” demek değil; ayrılma hakkının ilkesel olarak tanınması, fakat her somut durumda proletaryanın birliğini, demokrasiyi ve sınıf mücadelesinin çıkarlarını esas alarak tutum alma zorunluluğu olarak tarif edilir.
Lenin, bu hakkı savunmanın burjuva milliyetçiliğini değil, ezilen ulus şovenizmine karşı mücadeleyi ve işçi sınıfının uluslararası birliğini güçlendirdiğini vurgular.
Özellikle Rusya gibi “baskın ulusun” (Büyük Rusların) diğer uluslar üzerindeki tarihsel baskısını çözmeden, o ulusun işçi sınıfının gerçek özgürlüğe yaklaşamayacağını; bu nedenle ezilen ulusların ayrılma hakkını tanımanın, bizzat baskıcı ulusun proletaryası için de zorunlu olduğunu ileri sürer.
İkinci Enternasyonal ve programatik referanslar
Lenin, 1896 Londra Enternasyonal Kongresi’nin kararına atıfla, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının yalnızca Rusya Sosyal Demokrat Programı’na değil, İkinci Enternasyonal’in resmî belgelerine de girdiğini belirtir.
Aynı şekilde 1903 Rus Sosyal Demokrat Programı’nın 9. maddesinde “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nın açıkça formüle edildiğini ve Rosa Luxemburg’un bu maddeye yönelttiği itirazlarla polemiğe girdiğini ayrıntılı biçimde tartışır.
Lenin, Avusturya Sosyal Demokratlarının ulusal programına dair Brünn Kongresi tutanaklarını aktarırken, Ruthen (Ukraynalı) ve Polonyalı delegelerin, ulusal birlik ve kendi uluslarının özgürlüğü ve bağımsızlığı talebini partinin meşru hedefi saydıklarını not eder.
Bunu, programda doğrudan “self-determinasyon” lafzı geçmese de, ulusal bağımsızlık talebinin savunulmasının fiilen “ulusların kaderlerini tayin hakkı”nın kabulü anlamına geldiğini göstermek için kullanır.
Burjuva milliyetçiliği ile Marksist ulusal politika
Liu Shaoqi, burjuva milliyetçiliğini emperyalist yayılma, sömürge fetihleri ve dünya savaşlarıyla örnekleyerek, milliyetçiliğin kapitalist sınıf açısından temel işlevinin içerde sınıf mücadelesini bastırmak, dışarıda ise yağma ve genişlemeyi meşrulaştırmak olduğunu söyler.
Lenin ise, aynı zeminde, proletaryanın ulusal sorundaki görevinin ulusların eşitliği ve ayrılma hakkını savunmak, ama tüm ulusal talepleri sınıf mücadelesi ve proletaryanın uluslararası birliği perspektifinden süzmek olduğunu belirtir.
Bu nedenle, burjuva milliyetçiliği “ulusal birlik” adıyla sınıf antagonizmasını örterken, Marksizm ulusal sorunu, feodal/ulusal baskının tasfiyesi ve proletaryanın dünya ölçeğinde birleşik mücadelesinin önkoşulu olarak kavrar.
Örnek olarak Lenin, Norveç’in İsveç’ten ayrılışını, ayrılma hakkının tanınmasının “devleti parçalamak” değil, iki ulusun özgür ve gönüllü birliğinin zeminini yaratmak bakımından demokratik ve proletarya açısından ilerici bir çözüm olduğunu tartışır.
Temel benzerlikler
- Organik bütünlük fikri
Fichte için Alman ulusu, dil, tarih ve kültürel süreklilikle örülmüş, organik bir bütünlük arz eden “halk”tır; ulus, parçalı prensliklerin ötesinde ahlaki‑tarihsel bir birliktir.
Mazzini’de de ulus, tesadüfi bir idari birim değil, ortak tarih, kültür ve kader tarafından birleştirilmiş, kendi bütünlüğünün bilincine varmış bir halk topluluğudur. - Eğitim ve siyasal bilinç üzerinden inşa
Fichte, “Alman Ulusu’na Söylevler”de ulusu, özellikle eğitim yoluyla şekillenecek yeni bir bilinç ve yurtseverlik üzerinden kurmayı hedefler; ulus bilinci pedagojik olarak “yaratılacak”tır.
Mazzini’de de ulus, pasif bir veri değil, siyasal örgütlenme, cumhuriyetçi mücadele ve yurttaşların eğitimiyle inşa edilen bir birliktir; “Young Italy / Young Europe” projesi bu kurucu siyasetin ifadesidir. - Ulus olarak ahlaki görev alanı
Fichte, gerçek yurtseverliği, ulusun insanlık ideallerinin ilk gerçekleşme alanı sayar; kozmopolit hedeflerin ulus üzerinden hayata geçebileceğini savunur.
Mazzini’de ulus, Tanrı’nın insanlığa verdiği görevlerin ilk ve zorunlu sahnesidir; ulus, insanlık idealine giden merdivenin basamağıdır. - Ulus ve özgür yurttaşlık bağı
Fichte’nin ulusu, eğitimli, erdemli ve etkin yurttaşlardan oluşan bir siyasal topluluk olarak düşünmesi, ulusu pasif bir tebaa toplamından ayrıştırır.
Mazzini, ulusu “özgür vatandaşların gönüllü birliği” olarak tanımlar; ulusal bağımsızlık ile bireysel özgürlüklerin ayrılmaz bir bütün olduğunu savunur. - İmparatorluk ve hanedan karşıtlığı
Her iki düşünürde de ulus, hanedan‑imparatorluk düzenine karşı meşru egemenlik birimi olarak kurulur; “her ulus kendi kendini yönetmelidir” ilkesi, monarşik‑hanedancı iktidara eleştiridir.
Bu nedenle hem Fichte’nin Alman uyanışı hem Mazzini’nin İtalyan birliği, “ulus devrimi” fikrini taşıyan örnekler olarak okunur.
İstersen, bir sonraki adımda bu benzerlikleri “halk–devlet–din–sınıf” eksenlerinde daha sıkıştırılmış bir tabloya da çevirebilirim.
Bu düşünürlerin ulusal sorun konusundaki görüşleri, doğrudan kendi elleriyle uyguladıkları “programlar”dan çok, 19. yüzyıl ulus-devlet süreçlerinde ve belirli devrimci hareketlerde ideolojik referans olarak etkili oldu. Aşağıda ana hatlarıyla ayırayım:
Rousseau
Rousseau’nun “halk egemenliği” ve “genel irade” düşüncesi, Fransız Devrimi’nin jakoben kanadı üzerinden ulusal egemenlik doktrinine dönüştü.
- 1789 sonrasında “ulus adına” egemenliğin kraldan Meclis’e aktarılması, doğrudan halk egemenliği fikrinin siyasal biçimlenişi oldu.
- Ulusal sorun bağlamında Rousseau, çok-etnili imparatorluk problemiyle değil, egemenliğin kaynağının halk/ulus olmasıyla ilgilendi; bu nedenle onun etkisi daha çok “ulusun egemenliği” formülünde, yani ulus-devletin meşruiyet teorisinde ortaya çıktı.
Herder
Herder’in etkisi, somut bir “Herderci program”dan ziyade, ulusun dil, kültür, gelenek ve tarih birliği olarak düşünülmesiyle 19. yüzyılın kültürel milliyetçilikleri üzerinde görüldü.
- Alman, Slav, Macar, Çek vb. birçok ulusal uyanış hareketi, halk şarkıları, folklor ve dil derlemeleri üzerinden kendi “Volksgeist”ini keşfetmeyi Herderci bir çizgide kavradı.
- Pratikte, çok uluslu imparatorluklar (Habsburg, Rus, Osmanlı) içindeki ulusal hareketler, Herder’in ulusu kültürel bir özne olarak kavrayışını dolaylı biçimde benimsediler; ama Herder, ayrılma/ayrılmama gibi somut ulusal sorun taktiği üretmedi, daha çok bu hareketlere ideolojik bir zemin sağladı.
Fichte
Fichte’nin “Alman Ulusu’na Söylevler”i, Napolyon işgali altındaki Alman topraklarında ulusal direniş ve birlik çağrısı olarak tarihsel işlev gördü.
- Onun ulus anlayışı, Alman birliği ve Prusya öncülüğünde “Almanya”nın siyasal birliğine giden süreçte (özellikle kültürel ve ideolojik düzeyde) besleyici rol oynadı.
- Fichte’nin çizgisi, ulusal sorunda daha çok “ulusal birlik ve direniş” yönünde, Alman devletlerinin birleştirilmesi hedefiyle iç içe geçti; çok uluslu bir yapıdan ayrılma değil, dağınık Alman prensliklerinin bir ulusal devlet altında toplanması yönünde etkili oldu.
Mazzini
Mazzini’nin düşüncesi, belki de bu isimler arasında ulusal soruna en “doğrudan program” üreten örnektir.
- “Genç İtalya” ve “Genç Avrupa” örgütlenmeleri, ulusal birliği olmayan ya da parçalanmış ulusların (İtalya, Polonya vb.) kendi ulusal devletlerini kurmaları gerektiği fikri üzerine inşa edildi.
- İtalya’da Risorgimento sürecinde (özellikle cumhuriyetçi kanatta) Mazzini, ulusal birliğin demokratik ve halkçı bir cumhuriyet temelinde sağlanmasını savundu; pratikte ise birliğin önemli kısmı monarşik (Piyemonte/Savoy hanedanı) öncülüğünde gerçekleşti ve Mazzini’nin programı tam anlamıyla uygulanmadı, ama ulusal birliğin meşruiyet dilini büyük ölçüde o kurdu.
- Ulusal sorun bağlamında, Mazzini’nin etkisi: “her ulus kendi devletine sahip olmalı, ulusların özgür birliği ancak böyle mümkün olur” formülüyle, sonraki birçok ulusal kurtuluş hareketine (özellikle 19. yüzyıl Avrupa’sında) ilham vermesidir.
Lenin
Lenin’in ulusal sorun konusundaki görüşleri, diğerlerinden farklı olarak, doğrudan iktidar pratiğinde sınandı.
- “Ulusların kaderlerini tayin hakkı” ilkesini, Rus İmparatorluğu içindeki Polonyalılar, Finler, Baltık halkları, Ukraynalılar, Kafkas ve Orta Asya halkları bağlamında programatik bir ilke haline getirdi.
- 1917 sonrasında, eski Çarlık topraklarında bazı ulusların fiilen ayrılması (Finlandiya’nın bağımsızlığı vb.), bazılarının ise federatif bir yapı içinde kalması, bu ilkenin pratik uygulama alanları oldu.
- Lenin’in yaklaşımı, Mazzini’den farklı olarak, ulus-devleti bir “ahlaki kader” olarak değil, sınıf mücadelesi ve emperyalizme karşı taktik bir zemin olarak konumlandırdı; ulusal hareketlere destek, onların proletarya devrimiyle ilişkilenişine göre verildi ya da sınırlandı.
Genel karşılaştırmalı çerçeve
- Rousseau/Herder/Fichte/Mazzini çizgisi: Ulusu çoğu kez tarihsel-ahlaki bir özne, meşru egemenliğin taşıyıcısı ve insanlığın ilerlemesinin doğal basamağı olarak kurar; tarihsel olaylarda bu, ulus-devletin kuruluş ideolojisi ve ulusal birlik hareketlerinin retoriği olarak somutlaştı.
- Lenin: Ulusu tarihsel-kapitalist bir kategori ve geçici bir siyasal biçim olarak ele alır; ulusal sorun, İrlanda, Polonya vb. örneklerde Marx–Engels’in çizgisini izleyerek, Lenin döneminde ise Çarlık Rusya’sı içindeki ulusların ayrılma/özerklik taleplerinde somut politikalar aracılığıyla uygulandı.
Marksizmin ve kapitalist burjuvazinin milliyetçilik ve ulusal sorun olgusunu çözümleme biçimlerinde bazı sosyolojik kesişim noktaları olsa da, bu durumun onların ideolojik olarak ortak olduklarını ispatlamadığı, aksine bu olguyu taban tabana zıt amaçlar ve sınıfsal perspektiflerle kullandıkları görülmektedir.
Bu iki akımın milliyetçilik ve ulusal sorun konusundaki yaklaşımlarının neden ortak bir ideolojiye işaret etmediği şu başlıklarla açıklanabilir:
- Sosyolojik Analizdeki Benzerlik ve Köken Farkı
Her iki akım da ulus ve milliyetçiliğin, kapitalizmin gelişimi, iç pazar gereksinimi ve meta üretiminin merkeziyetçilik zorunluluğu ile ortaya çıktığını kabul eder. Ancak bu sosyolojik tespitten varılan sonuçlar farklıdır:
- Burjuvazi için ulus: Siyasal özne ve egemenliğin meşruiyet kaynağıdır; monarkın yerine geçen kutsallaştırılmış yapıdır.
- Marksizm için ulus: Özsel değil, kapitalizmin belirli bir aşamasına ait tarihsel-ekonomik kategoridir ve nihayetinde aşılması gereken formdur.
- Sınıf çatışması ve “ulusal çıkar” maskesi
Kapitalist burjuva milliyetçiliğin ulusalcılık ısrarının temel işlevi sınıf çatışmasını gizlemektir:
- Burjuvazi, kendi sınıf çıkarlarını “ulusal çıkar” veya “vatan” söylemiyle sunarak en geniş ezilenlerle arasındaki temel çelişkiyi perdeler. İçerde ve dışarıda uluslaşmış farklı halklarına karşı düşmanlık üreterek “böl ve yönet” taktiği uygular.
- Marksizm ise ulusal sorunu, “feodal baskıların tasfiyesi” ve “demokratik sorun” olarak ele alır. Marksist ulusal politika, ulusların eşitliğini ve ayrılma hakkını savunurken; temel amacı ulusal birliği sağlamak değil, ulusal sürtüşmeleri ortadan kaldırarak işçi sınıfının uluslararası birliğini güçlendirmektir.
- “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” ve Taktiksel Fark
Marksizmin (özellikle Leninist çizginin) kullandığı “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” formülü, burjuva milliyetçiliğine bir destek değil, ezilen ulus şovenizmine karşı bir mücadele aracıdır.
- Lenin’e göre bu hak, ulusal devletleri kutsamak için değil, baskıcı ulus proletaryasının kendi egemen sınıfının şovenizminden kopması ve ezilen ulus proletaryasıyla gönüllü bir birlik kurabilmesi için gereklidir.
- Burjuva milliyetçiliğinde devlet, “ulusun vücut bulmuş hali” olarak kutsal bir fetişken; Marksizm’de ulusal devlet, proletarya için geçici ve tarihsel çerçeve sunan sınıf egemenliği aygıtıdır.
- Anarşist Eleştiri: “Benzerlik” İddiası Nerede Doğar?
Anarşist perspektif, Marksizmin ulusal soruna yaklaşımını burjuvaziye en çok yaklaştığı yer olarak eleştirir. Fredy Perlman gibi düşünürler, Marksistlerin desteklediği “ulusal kurtuluş” hareketlerinin, sömürgecinin yöntemlerini (ordu, polis, bürokrasi) taklit ederek aslında yerli seçkinlerin sömürü mekanizmasını kurduğunu savunur. Bu eleştiriye göre, her iki akım da ulus-devlet formunu bir araç olarak kullandığı için özgürlüğü “zihinsel bir hapishaneye” dönüştürür.
Özetle, her iki akımın aynı sosyolojik zemini (kapitalist piyasa gereksinimi) referans alması, ideolojik bir ortaklıktan ziyade, modern dönemin maddi gerçekliğini farklı sınıfsal amaçlarla yorumlamalarından kaynaklanır.
Marksizmin ulusal sorunu bir “taktik kategori” olarak görmesi ile burjuvazinin bunu bir “kutsal değer” olarak kurgulaması arasındaki farkı, anarşistlerin “devletleşme” eleştirileri üzerinden daha detaylı incelemeyi gerektirir.