Gündelik konuşmada/dilde Hakikat kavramı/tanımı/kelimesi genellikle olaylar, eylemler, vakıalarla ilgili gerçekler veya gerçek dışılıklar konuşulduğunda, sözkonusu gerçekliğin doğruluğunu perçinlemek/pekiştirmek amacıyla “Hakikat” sözcüğü devreye girererek “Hakikaten öyle mi, doğru mu, anlattığın/anlatıldığı gibi mi” vurgusuyla anlatıma ciddi boyut verilir. Hakikat kelimesi, sözlük ve ansiklopedilerde temel olarak “gerçek, doğru, sabit olan, asıl ve esas olan şey” anlamlarını taşır. Genel olarak hem “var olan, gerçekten öyle olan durum”u hem de “bir şeyin özü, mahiyeti, aslı”nı ifade eder.
“Hakikat” sözcüğü/kavramı farklı kültürlerde farklı anlam ifade edecek şekilde kullanılır: Budizm’de kalıcı tanrı dogması reddedilir; hakikat, “boşluk”, “nirvana” ve varoluşun şartlı, gelip-geçici doğasını idrak etmekle ilişkilendirilir. Hinduizm’de Brahman, her şeyin temeli olan nihai gerçekliktir; görünen çokluk bu tek hakikatin farklı tezahürleri olarak yorumlanır. Hristiyanlıkta hakikat, tanrının kendisi ve tanrının tarih içindeki vahyiyle bağlantılıdır; nihai hakikat tanrı ile ilişki ve kurtuluş bağlamında anlaşılır. İslam’da allahın 99 isimlerinden oolan “el-Hak”, aynı anda mutlak hakikatin bizzat tanrı olduğunu ifade eder; dünyadaki gerçek yaşamı/hayatı tanımı subjektif görüp hakikatin kısmi ve geçici tecellisi olarak görülür.
Mistiki akımlar (örneğin tasavvuf, Hristiyan mistisizmi, bazı Hindu ve Budist ekoller) hakikati sadece teorik “doğru bilgi” değil, varlığın değiştiği bir tecrübe olarak görür. Burada hakikat, semboller, mecazlar ve ritüeller aracılığıyla sezilen, fakat kavramlarla tam kuşatılamayan bir “Hakikatle karşılaşma” biçiminde tasvir edilir. Tasavvufta “fenâ”-(yokluk) ve “bekâ”-(kalıcılık) kavramları, kendi benliğini aşarak mutlak “Hakikat”le birlik hissine ulaşmayı anlatır. Benzer biçimde, Doğu mistisizmlerinde aydınlanma, “gerçeğin olduğu gibi görülmesi” olarak, yani yanılsamaların (nefs, ego, cehalet) dağılması olarak tanımlanır. Dogmatik batıl saplantılı akım ve mistik tasavvufi veya tarikatlarda “Hakikat” tanrıya ulaşma, ulaşmayı başarırsa onunla bütünleşmenin yolu şeklinde algılanır.
Felsefede “Hakikat” genellikle, herhangi metafizik önermenin dünyadaki durumla “uygunluğu” olarak tanımlanır; bu görüşe klasik “örtüşme/tekabüliyet teorisi”-( “karşılık olma”, “denk gelme”) denir. Buna ek olarak, inancın hakikatini onun diğer inançlarla tutarlı olması (tutarlılık teorisi) ya da pratik hayatta işe yarayıp sonuç üretmesi (pragmatist teori) üzerinden açıklayan yaklaşımlarla hakikati tarif eden akımlar söz konusu.
Modern sosyal bilimler “hakikat”e felsefi fenomenolojinin olgusal/olgucu bilgisiyle çözü önerir; yalnızca “dış gerçekliğe uygunluk” olarak değil, aynı zamanda “toplumsal olarak inşa edilen” olgu olarak da ele alınır. Bu bakışa göre, insanlar hangi şeylere “hakikat” diyeceklerini, tarihsel koşullar, iktidar ilişkileri, dil ve kültürel kalıplar içinde birlikte belirler.
Görüldüğü gibi farklı dinsel inançlarda, mistik/tasavvufi akımlarda, felsefede “hakikati aramak”, tanrıya yaklaşma, bazılarında dünyayı bilimsel olarak anlama, başkası kendi bilinç ve deneyiminin perde arkasını görmenin çabası olarak yorumlanır. Farklı kültür ve inançlar, çoğu zaman aynı soruyu sorar: “Gerçekten olan nedir ve insan bununla nasıl uyum içinde yaşayabilir?” Ancak verdikleri yanıtlar, üstünde yaşadıkları tarihsel ve simgesel dünyaya göre önemli ölçüde çeşitlenir.
** Doğayla Uyumlu Toplulukların Bakışı!
Sorunumuz, doğayla uyumlu/saygılı uyum içinde yaşayan doğal topluluklarda “Hakikat” nedir, doğayla kurulan bağda dinsel bakış/yaklaşım var mı, yoksa doğal topluluklar doğayı olduğu gibi yalın haliyle hakikatin gerçeği olarak mı algılarlar? Birçok yerli ve “doğal” toplulukta hakikat, “doğadan ayrı duran soyut doğru bilgi”den çok, insanın kendisini canlı, kutsal bir bütünün parçası olarak deneyimlemesiyle ilgilidir. Doğa, sadece “üzerinde yaşanan alan” değil, akraba, ataların mekânı ve ruh taşıyan bir varlıklar ağı olarak kavranır.
Yerli kozmolojilerde hakikat; doğa, canlı ve ilişkiseldir. Dağlar, nehirler, ormanlar, hayvanlar çoğu zaman “canlı varlık” ya da “ruh taşıyan kişiler” gibi düşünülür. Hakikat, bu varlıklarla karşılıklı ilişki, saygı ve karşılıklılık içinde yaşarken “doğru yerde durmak” ve kozmik dengeyle uyumlu olmaktır. And bölgesinde Pachamama (Toprak Ana), hem canlı hem kutsal bir gerçeklik; insan bu varlığın içinde, ona karşı sorumlulukla konumlanır. Avcı-toplayıcı birçok toplulukta dünya “veren bir çevre” ve akrabalık ağı gibi algılanır; insan kendini bu ağın bir düğümü olarak görür.
Doğa ile kutsallığın içiçe geçtiği/bütünleştiği topluluklarda “din” ile “doğa gözlemi” genellikle ayrılmaz; doğayı bilmek aynı zamanda ruhlarla, atalarla ve kutsal güçlerle ilişki kurmaktır. Ritüeller, şükran törenleri, av öncesi-sonrası uygulamalar hem ekolojik dengeyi gözetir hem de görünmeyen varlıklara saygıyı ifade eder. Pek çok yerli Ohloni toplulukta geleneksel ekolojik bilgi dini bir sorumluluk ve kutsal emanet sayılır; bu bilgi, kutsal mekânlarda törensel biçimde kuşaktan kuşağa aktarılır. Avustralya Aborjin topluluklarında toprak, atalarla ve “rüya zamanı” öyküleriyle doğrudan bağlantılıdır; arazi kullanımı aynı anda hem ruhsal hem pratik bir eylemdir.
** Doğa “yalın gerçek” mi, “kutsal hakikat” mi?
Bu dünya görüşlerinde doğa çoğunlukla hem “öylece orada olan gerçeklik” hem de “kutsal, ruhsal hakikat”tir; ikisi ayrıştırılmaz. Batı’daki gibi “dinsellik” ile “doğalcılık” karşıtlığı yerine, doğal olanın zaten ruhsal ve anlam yüklü olduğu kabul edilir. Birçok yerli halk, doğayı salt kaynak ya da hizmet sağlayıcı olarak değil, içsel değeri olan, adalet ve hak sahibi bir varlık olarak kavrar; bu anlayış, “doğanın hakları” gibi çağdaş hukuk tartışmalarına da temel olmuştur. Bu yüzden “hakikatin gerçeği” çoğu zaman şudur: İnsan, doğaya sahip değil; doğanın içinde, ona borçlu ve ona karşı ahlaki yükümlülükleri olan bir üyesidir.
Bu çerçevede, doğayla uyumlu yaşayan topluluklar için hakikat hem ekolojik hem ruhsal bir uyum hâli; bilginin doğruluğu da çoğu kez, bu uyumu sürdürüp sürdürmediğiyle sınanır. Birçok yerli ve “doğal” toplulukta hakikat, “doğadan ayrı duran soyut doğru bilgi”den çok, insanın kendisini canlı, kutsal bir bütünün parçası olarak deneyimlemesiyle ilgilidir. Doğa, sadece “üzerinde yaşanan alan” değil, akraba, ataların mekânı ve ruh taşıyan bir varlıklar ağı olarak kavranır.
** Doğa, canlı ve ilişkisel hakikat
Yerli kozmolojilerde dağlar, nehirler, ormanlar, hayvanlar çoğu zaman “canlı varlık” ya da “ruh taşıyan kişiler” gibi düşünülür. Hakikat, bu varlıklarla karşılıklı ilişki, saygı ve karşılıklılık içinde yaşarken “doğru yerde durmak” ve kozmik dengeyle uyumlu olmaktır.
And bölgesinde Pachamama (Toprak Ana), hem canlı hem kutsal bir gerçeklik; insan bu varlığın içinde, ona karşı sorumlulukla konumlanır.Avcı-toplayıcı birçok toplulukta dünya “veren bir çevre” ve akrabalık ağı gibi algılanır; insan kendini bu ağın bir düğümü olarak görür. Doğa ile dindarlığın iç içeliğini özdeş algılayan topluluklarda “din” ile “doğa gözlemi” genellikle ayrılmaz; doğayı bilmek aynı zamanda ruhlarla, atalarla ve kutsal güçlerle ilişki kurmaktır. Ritüeller, şükran törenleri, av öncesi-sonrası uygulamalar hem ekolojik dengeyi gözetir hem de görünmeyen varlıklara saygıyı ifade eder. Pek çok Kızılderili toplulukta geleneksel ekolojik bilgi, dini bir sorumluluk ve kutsal emanet sayılır; bu bilgi, kutsal mekânlarda törensel biçimde kuşaktan kuşağa aktarılır. Bazı Avustralya Aborjin topluluklarında toprak, atalarla ve “rüya zamanı” öyküleriyle doğrudan bağlantılıdır; arazi kullanımı aynı anda hem ruhsal hem pratik bir eylemdir.
Mameki(ye)/Kalan Hakikat Yolu talip toplulukları yaşadıkları habitatı “Jar û Diyar”-(ziyaretler diyarı) olarak kutsallaştırırlar. Kutsiyet atfedilen doğa tanrısal kült değildir. “Jar û Diyar” yalnızca coğrafya adı değil; yeryüzünün canlı, bilge, ruh sahibi varlık şeklinde kavranmasının özlü ifadesidir. Bu kavram; toprağı, dağı, suyu, ağacı, taşı ve havayı birer tanıklık mekânı, hakikatin dili gibi gören ama mistik, tasavvufi, dinsel dogmatik olmayan ancak inanç-umut boyutunun oldukça derin olduğu düşünsel yoğunlaşmadır. Bu nedenle Jar u Diyar insanı açısından toprak, üzerinde yaşanılan sıradan bir yüzey değil; varoluşun ispatı, ataların nefesi, Hak’la konuşmanın mekânıdır.
** Doğa “yalın gerçek” mi, “kutsal hakikat” mi?
Bu dünya görüşlerinde doğa çoğunlukla hem “öylece orada olan gerçeklik” hem de “kutsal, ruhsal hakikat”tir; ikisi ayrıştırılmaz. Batı’daki gibi “dinsellik” ile “doğalcılık” karşıtlığı yerine, doğal olanın zaten ruhsal ve anlam yüklü olduğu kabul edilir. Birçok yerli halk, doğayı salt kaynak ya da hizmet sağlayıcı olarak değil, içsel değeri olan, adalet ve hak sahibi bir varlık olarak kavrar; bu anlayış, “doğanın hakları” gibi çağdaş hukuk tartışmalarına da temel olmuştur. Bu yüzden “hakikatin gerçeği” çoğu zaman şudur: İnsan, doğaya sahip değil; doğanın içinde, ona borçlu ve ona karşı ahlaki yükümlülükleri olan bir üyesidir.
Bu çerçevede, doğayla uyumlu yaşayan topluluklar için hakikat hem ekolojik hem ruhsal bir uyum hâli; bilginin doğruluğu da çoğu kez, bu uyumu sürdürüp sürdürmediğiyle sınanır.