Tasavvufî, bâtınî, heterodoks ya da gnostik gelenekler içinde hem kavram hem de kuram olarak “Alevi” ve “Alevilik” kadar çok katmanlı, tartışmalı ve tarih boyunca farklı anlamlarla örtülmüş başka bir inanç kimliği bulmak güçtür.
Dinsel motifli inanç sistemleri içinde — tasavvuf, sufi, ezoterik, batıni, heterodoks, gnostik, harici ve benzerleri — gerek kavram olarak “Alevi” gerekse kuram olarak “Alevilik” kadar tartışmalı, çelişkili, özünü gizleyen giysiler giydirilmiş başka inanç biçimi bulmak güçtür. Bu karmaşıklık, rastlantı değildir. Karmaşıklık, inancın üzerine mistik efsanelerin, mitolojik anlatıların, tanrısal “kurtuluşçu” teolojilerin üst-üste yığılmasından doğar. Liberalinden Marksist’ine, sağcısından solcusuna, dogmatizmden sekülerizme, ilericilerden gericilere, milliyetçilerden ırkçı-ulusalcı yapılanmalara, yelpazenin en geniş açısıyla farklı yorumlanmalara, “toplumsal, sosyal eşitlikçi” anlamlar yüklenerek adeta dünya insanlığının birliğini ayakta tutan/tutacak ideolojik tutkala dönüştürülmüştür!
Alevilik hakkındaki belirsizlik, büyük ölçüde tarihsel süreçte ona yüklenen kurtuluşçu mitolojilerden, teolojik soy anlatılarından ve iktidar mücadelelerinin ürettiği doktriner efsanelerden beslenmiştir. “Kutsal soy”, “kutsal ocak”, “kutsal aile” vb. gibi kategoriler, yalnızca inanç dünyasının değil; aynı zamanda siyasal ve toplumsallığa dair meşruiyetin araçları olarak işlev görmüştür. “Kavramı” ve “kuramı” bu kadar tartışmalı kılan yapısal temelin bulanık oluşudur.
** “Alevi” Kavramının Etimolojik ve Tarihsel Çerçevesi:
“Alevi/Alawi” Kavramına Etimolojik Yolculuk
Bir kavramı anlamak yolu önce onun köküne inmekle başlar.
Bâ Alevi (Banu Alawi) Ailesi, Yemen’in Hadramut Vadisi’nden çıkan, İslam dünyasında önemli bir konum edinmiş köklü bir soy zinciridir. “Bâ” öneki Arapçada “evi” ya da “soyu” anlamına gelir; “Alawi” ise bu soyun Ali’ye uzandığını ima eder. Aile, kendini Muhammed’in torunu Hüseyin’in soyundan gelen Seyyidler topluluğu olarak tanımlar. (İslâm Ansiklopedisi, 1991, Cilt 4, s. 355-357)
Ailenin bilinen atası Ahmed bin İsa el-Muhacir (873-956), Abbasiler döneminde Bağdat’tan Hadramut’a göç etmiştir. Bu göçün ardından yetişen din “Alevi” kelimesi Arapça “Ali”ye mensup “Ali’nin evi” anlamına geldiği iddia edildiği savunulmuş, hala savunan Alevi çevreleri mevcuttur. Ancak dil bilgisi açısından tarihsel süreçte bu aidiyet ekinin anlamını ihtiva ettiği iddialarının aksine Yemen-Hadramut merkezli Bâ Alevî (Banu Alawi) ailesi, bu ismi soy, aidiyet nişanesi olarak taşımıştır. “Bâ Alevî” (Benî Alevî) ailesi ve kolları, ailenin kurucusunun ismine “Bâ”, “Bel”, “Bil”, “Âl-i Bâ”, “İbn Âl”, “Evlâdu Bâ” gibi ön ekler getirilerek anılmaktaydı. Bu ön ekler, Arapçada ünye işlevi görür; bağ, yakınlık ve aidiyeti simgeler. Başlangıçta dar bir aile çevresini ifade eden “Bâ Alevî” kavramı, zamanla ailenin Bâ Fakīh, Bel Fakīh, Cûfrî, Habşî, Haddâd, Ayderûs, Sekkāf gibi özel kollarına ayrılmasıyla kapsamını genişletmiş; bir aşireti, hatta kabileyi karşılar hale gelmiştir.
** Tarihî Arka Planda “Bâ Alevî” Ailesinin Boy Resmi
Ailenin atası kabul edilen Ahmed bin İsa el-Muhacir (873–956), Abbâsîler döneminde Bağdat’tan Hadramut’a göç etmiş; onun soyundan gelenler bölgede tasavvuf ve Şafiî fıkhı ekseninde etkili olmuşlardır.
Soy şeceresine göre ailenin kurucusu Alevî b. Ubeydullah b. Ahmed b. Îsâ el-Muhâcir b. Ali el-Urayzî b. Ca’fer es-Sâdık‘tır. Bu şecere, aileyi Ca’fer es-Sâdık vasıtasıyla Ali’ye bağlar.
Bâ Alevîler, İslam kaynaklarında; bilgi sahibi, takvâ ehli, şüpheli işlerden kaçınan, ilahi sorumluluk bilinciyle hareket eden bireyler olarak övgüyle anılır. Ailenin çoğunluğu tasavvuf yolunu benimsemiş, gizemciliği yaymış, çeşitli dönemlerde devlet kademelerinde görev almış; ancak her şeyden önce bölgenin şeyhleri ve seyyidleri olarak tanınmıştır.
Burada durup sormak gerekir: “İlim” ve “takvâ” söylemi altında şekillenen bu itibar, özünde neyi meşrulaştırıyordu? Otoritenin dinî bir kılığa bürünmesi, iktidarın en kadim ve en dirençli biçimlerinden biridir. Bâ Alevî ailesinin coğrafyada edindiği nüfuz, bu örüntünün tarihsel bir teyididir.
** Yayılma Coğrafyası ve Etki Alanları
Bu aile zamanla Hadramut’tan Endonezya’ya, Hindistan’dan Doğu Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada ilmî ve tasavvufî nüfuz alanı oluşturmuştur. Endonezya ve Malezya’daki İslamlaşma süreçlerinde Bâ Alevî şeyhlerinin rolü dikkat çekicidir. Ancak bu gelenek, teolojik olarak Sünnî-Şafiî çerçevede kalmıştır.
Ailenin öğretileri tasavvuf temelli olup; Hadramut, Endonezya, Hindistan, Doğu Afrika ve Güneydoğu Asya’da dinsel ve ilmî liderlik işlevi görmüştür. Özellikle Endonezya ve Malezya’da İslam’ın yayılmasında etkin bir misyonerlik faaliyeti yürütmüşlerdir. Günümüzde bu coğrafyalarda pek çok dinî lider, Habib unvanıyla tanınmakta; aile varlığını kesintisiz sürdürmektedir.
** Devletli Şii/Şia Dinsel Aleviliğin Tarih Sahnesine Çıkışı
Dinler tarihinin en kanlı iktidar çatışmalarına sahne olan yapı, Arap İslam İmparatorluğu’dur. Emeviler ile Abbasiler arasındaki hâkimiyet kavgaları, İslam’ın kendi içinden doğan yarılmayı kaçınılmaz kıldı.
Muhammed’in ölümünün ardından patlak veren yönetim krizi, “Şiatü’l-Ali” — yani “Ali’nin Partisi” — adıyla örgütlenen grubun Şiilik/Şia mezhebini doğurmasına zemin hazırladı. Bu kırılma 661’de Ali’ye yönelik suikastle derinleşti; 680 yılındaki Kerbela Olayı ise ayrışmayı kalıcı ve sarsılmaz kıldı.
Kûfe şehri, Şii/Şia hareketinin hem doğum yeri hem de eylem merkezi olarak öne çıktı. Abbasi halifesi Müstaîn-Billâh’ın İslam’ın 4. Halifesi Ali’nin torunlarından Yahyâ b. Ömer et-Tâlibî’nin öldürülmesinin ardından Tâhirîlere Taberistan ve Deylem topraklarını bağışlaması, o coğrafyada öfkenin fitilini tutuşturdu. Tahirilerin estirdiği baskı karşısında isyan ateşini Muhammed b. Rüstem ve Ca’fer b. Rüstem kardeşler Deylem’de yaktı.
Bu kaos ortamında Hasan b. Zeyd el-Alevî beklenmedik tarihsel fırsatla yüz yüze geldi. Tahirilere ve merkezi Abbasi otoritesine öfkeli Deylem, Kelâr, Şâlûs ve Rûyân halkları ona biat ederek Aleviyye Devletinin temellerini attı (250/864).
- yüzyılın başlarında (1501) İran Safevi Devleti’nin Şii/Şia mezhebini resmi devlet dini ilan etmesiyle birlikte bu çatışma bölgesel savaşa dönüştü. İran merkezli Şii/Şia anlayışı ile Sünni mezhepler arasındaki İslam devletini kimin yöneteceği mücadelesi, kimi zaman sessizleşse de hiç sönmeksizin günümüze dek sürmektedir.
** Taberistan/Daylam Aleviliği ile Bâ Alevi Ailesi Bağlantısı
Burada netleşmesi gereken açıklık gereklidir: Biz bu ilişkiyi yalnızca kan ve soy bağı ekseninde değil; dinî, siyasi, felsefi ve inançsal bağlamda da irdeliyoruz.
Bâ Alevi ailesi ile Taberistan/Daylam Aleviliği arasındaki ortak paydalar dört başlık altında özetlenebilir:
Birincisi, her iki gelenek de Ali’ye bağlılığı merkezine alır ve Hak-Muhammed-Ali üçlemesini temel dinî eksen olarak benimser.
İkincisi, Kur’an’ın zahiri (görünür) anlamının ötesinde batıni (içsel/hakiki) anlamını esas alan yorumu paylaşırlar.
Üçüncüsü, On İki İmam ve Ehl-i Beyt sevgisinde — Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin kutbunda — buluşurlar.
Dördüncüsü, evrenin tümüyle Hakk’tan gelip yine Hakk’a döneceğini öngören Vahdet-i Vücud (Varlık Birliği) inancında ortaklaşırlar.
Bununla birlikte Bâ Alevi ailesi Şafiî mezhebine dayalı Sünni bir çizgide konumlanırken; Taberistan Aleviliği güçlü biçimde Şii/Şia ekseninde şekillenmiştir. İsim ortaklığı, köklü teolojik ayrışmayı örtmemelidir.
** Öncü İsimler
Hasan el-Alevî (Hasen b. Zeyd): Taberistan/Daylam’da 864-928 yılları arasında hüküm süren Alevîler Hânedanı’nın kurucusudur. Soyu Ali’nin oğlu Hasan’a (Hasenî kol) dayanır.
Bâ Alevî Kolunun Atası: Hüseyin b. Ali → Zeynü’l-Âbidîn → Muhammed el-Bâkır → Ca’fer es-Sâdık → Ali el-Ureyḍî → Muhammed → Alevî b. Muhammed çizgisinde uzanan Hüseynî-Ca’ferî koldur.
Her iki kol da Ali ve Fatıma’ya dayanır; dolayısıyla ortak bir kökten gelirler. Ancak bu ortaklık, Hasan ile Hüseyin’in kardeşliği düzeyinde kalır ve nesep açısından oldukça uzak bir akrabalıktır. Birbirinden bağımsız, paralel iki Alevî kolundan söz etmekteyiz.
** Sonuç: Köklerin Gölgesinde Bir Değerlendirme
Bütün İslam mezhepleri, fıkhi ve itikadi açıdan “Muhammedi” ortak paydada buluşurlar. Aralarındaki ayrım ağırlıklı olarak ritüellerde ve yorumlardadır. Şii/Şia mezhebinin Alevilik kolları arasındaki farklılık da aynı mantığı izler: Kültürel yaşam biçimlerinden ve tarihsel deneyimlerden damıtılan görece ayrılıklar.
Bâ Alevî ailesi, Yemen dinî ve kültürel tarihinde önemli bir yer tutar. Ancak Anadolu Aleviliğiyle doğrudan bir köken bağı yoktur. Her iki gelenek Ali’ye saygıda buluşsa da tarihî ve coğrafî bağlamları birbirinden ayrıdır.
Anadolu, özellikle Mamaki/Kalan Hakikat Yoluyla karışık Alevi inancında köklü mistik (tasavvufi/bâtıni) yapısı, onu salt rasyonel çerçevede açıklanamaz kılar. Tanrı sevgisi, insanın tanrılaşması (insan-ı kâmil), ruh göçü (devriye) ve batıni yorumlar; Anadolu’nun dağlarında, ovalarında ve yüzyıllık sözlü geleneğinde şekillenmiş; devletsiz, hiyerarşisiz, doğayla barışık topluluklarda anlam bulmuş inancın, hakikatli yaşamın ve evrenin izlerini taşır.
Hakikat Yolu toplulukları Şii/Şia ve türevi tüm akımlardan, Alevilikten farkı, evrene bakarken şunu görür: İnancın özü, iktidar tarafından biçimlendirildiği andan itibaren özgürlüğünü yitirir. Gerçek ne sülalede ne ocakta ne de devlet dininde saklıdır. Gerçek, insanın kendi içindeki yolculukta aranır.
Kaynaklar:
İslam Ansiklopedisi “Bâ Alevî”, Cilt 1,4, 16.
Heinz Halm, Şiilik.
Wilferd Madelung, Muhammed’in Halefiyeti.
Roger Savory, Safeviler Döneminde İran.
Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufiliğine Bakışlar.