Yazılı Tarih, hiyerarşinin kurucularının dogmalarını pekiştiren yazınsal kanonik disiplin olarak bütün öteki diğer disiplinlerin başında gelir. Uygarlık, insanlığın üstünde hakimiyetini kuran egemenin, tabi ki her tür kişisel veya kolektif egemenin, tanrı-krallardan kapitalist modernite sisteminin yeni kral-tanrılarının mülkiyet ve servet biriktirmeleri uygarlık sürecinin önemli sorunudur. Uygarlığı/medeniyeti yarattığını iddia eden hiyerarşik güçler ilk yazının bulunuşundan günümüze yaratıcı gücün kendisi olduğunu yazılı kayıt altına alarak, adına tarih denilen kanonik, tartışılmaz, sorgulanamaz yeni Ahit’i, ulus-devletler eğitim kurumlarında, uluslararası alanda bilimsel tezler seansıyla okutmaktalar.
Tarih, modernitenin, bilimci tarih yazarlarına göre, “insanlığın geçmişte yaşadığı olayları, bu olayların nedenlerini, sonuçlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bir bilim dalıdır”. Ancak, tarih, “sadece geçmişte olanların kronolojik bir sıralaması değildir; aynı zamanda insanlığın kolektif hafızası, toplumların kimlik inşası ve bugünü anlama çabasıdır” iddialı söylemle tarihi tüm “insanlığın tarihi” kapsayıcılığında yazdıklarını iddia etmektdirler ki, bu sav korkunç düzeyde indirgemeci, determinist, manipülatif ve bir o kadarda vahiyci dogmadır. Henüz bilim denilen modernitenin yeni dini insanlığın kaç yaşında olduğunu tespit edebilmiş değil; etmesi de bana göre imkansız! Her yeni arkeolojik kazılarda buluna insana ait iskeletler, kullanım eşyaları, yerleşim yerleri tarihi yüz, ikiyüz hatta birkaç milyon yıl daha gerilere götürüyor. Gün gelecek araştırmalarından bıkacak olan bilim kestirmeci rakam ortaya atacak ve bilim çevreleri bililmcilerin matematik kesinliğini bir kaç on, yüz yıl daha akademik bilimsel tez olarak bilim dergilerinden yayınlayacak, eğitim kurumlarında okutacaklar.
Gerçekte “İnsanlığın Tarihi” olarak yutturdukları tarih, bırakalım Homo Sapies olarak iki ayakları üzerine dikildiği süreyi temel almayı, ateşin denetimli, kontrollü, tekniki olarak sürekli yakıldığı 1 milyon 200 bin yıllık süreyi insanın yaşı olarak hesaplarsak, tarih yazanların “insanlık tarihi” diye yutturdukları süre, ateş insanlığın yaşının sadece yüzde 0,5’dir, yüzde 1’i geçmez!
Tarih kavramının etimolojik kökeni tabi ki, her disiplinde olduğu gibi Yunanca “historia” kelimesiyle ilintilidir ve “araştırma, soruşturma” anlamını taşır. Herodotos’un kullandığı bu kavram, zamanla geçmişin sistematik incelemesini ifade eder hale gelmiştir. Tarih, resmiyetin düşünsel, felsefi yazımında “hem bilim hem de sanat” olarak görülür; zira tarihçiler kanıtlara dayalı objektif araştırma yöntemlerini kullandıklarını iddia ederken, aynı zamanda efsanevi, mitolojik, kahramanlık destanları vb. gibi anlatı ve yorum unsurlarını da alarak yazılı hale getirirler.
Edward Hallet Carr “Nesnel Tarih Yoktur” (Tarih Nedir, 2011) derken, “nesnel olmaya çabalamanın ve buna erişmenin sonuçsuz bir girişim olduğunu savunuyordu.” Edward Hallet Carr’ın nesnel tarihe ulaşmadığını söyleyebilirim.
Resmi tarihçiler, Tarihi, insanlığın geçmişte yaşadığı olayları, yaşanan olayların nedenlerini, sonuçlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen disiplini bilim dalı olarak değerlendirirler. Ancak resmi tarihçiler tarihi, “insanlığın yaşadığı olaylar” başlığı altında incelerlerken, genel “insanlık” kavramını kullanmakla tarihi disiplinin en geniş kavramın kapsamıyla ele almaktadırlar. Aslında tarih, en dar anlamıyla egemenlerin/hiyerarşilerin şecerelerini yazıya geçirerek aktarmak dışında, geçmişte olanların kronolojik sıralamadan başka anlam ifade etmez. Tarih, insanlığın kolektif hafızası, toplumların yaşamının inşası, gasp edilen özgürlüğünü yeniden ve yeniden kazanmanın ve geçmişi ve bugünü anlamanın çabasından ziyade spekülatif çelişkiler yazımıdır.
Resmi tarihçiler tarihin temel özelliklerini sıralarlarken: İnsan merkezli olduğunu ve toplumsal bir bilime hizmet ettiğini iddia ederler. Aslında tarihle yaptıkları, zaman ve mekân içinde gerçekleşen olayları, olguları, eylemleri, savaşları, iktidar değişikliklerini, tiranların şecerelerini, meydan savaşlarında kaybeden ve kazananı yazarlar. Nedensellik ilişkilerini araştırarak, olaylar, olgular, eylemler vs. arasındaki bağlantıları ortaya koymaya çalışırlar. Kullandıkları kaynakları, arkeolojinin yer altı tabletleri, yazıları, yapıları, yıkıntılarıdır. Yazdıkları tarih yorumlanmaya açıktır, çünkü her dönem ve dönemi yazan yazarın kendi öznel veya hizmet ettikleri hiyerarşik yapının/sisteminin perspektifinden geçmişe ve geleceğe bakarak kehanette bulunurlar.
** İnsanlık Tarihini Nasıl Okuyalım?
Resmi tarihçiler Dünya tarihini nasıl okumamız gerektiğini önerirlerken, bütüncül yaklaşım benimsenmenin ve farklı medeniyetlerin karşılıklı etkileşimleri göz önünde bulundurmamızı tavsiye ederler. Avrupa-merkezci bakış açısından kurtulabilirsek, Mezopotamya, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Okyanusya’nın tarihsel rollerinin Avrupa merkezci tarihle karşılaştırmalı tarih olup olmadığını anlayabileceğiz, sanırım.
Dünya tarihine kayarlarken bizleri Küresel bağlantılara konsantre ederler: İpek Yolu, baharat ticareti, köle ticareti, kıtaların, karaların, “medeni/uygarlık dışı toplulukların “keşifleri” vb. gibi ağların dünya tarihini şekillendirdiğini etkileyici kavramlarla empoze ederler. Büyük göç hareketleri, salgın hastalıklar, iklim değişiklikleri gibi küresel fenomenlerin etkilerini hiyerarşinin egemen güçlerinin yol açtıklarını neredeyse inkâr ederek, kitlesel hastalıkların “insanlığa” malederek korkunç, ahlaksız dezenformasyon yayarlar. Teknolojik gelişmelerin ve fikirlerin yayılması, farklı bölgeler arasındaki kültürel alışverişlerin insanlığın gelişmesinde “ilerlemeci devrimsel atılımlar” olduğuna bizleri ikna etmek için, sol eller yazdıkları kanonik yeni Ahit üzerine, sağ el kalplerin üzerine konur, yazdıkları tarihin “insanlık tarihi” olduğunu yemin-billah bizleri ikna etmeye çalışırlar.
Avrupa’da “Karanlık Çağ” olarak adlandırılan dönem İslam dünyasında “altın çağdır”. Avrupa aydınlanması, rönesansı ve modernite ise İslam açısından “sekülerleşme ve değer kaybı” olarak değerlendirilir. Ama aslında, rönesans sadece Avrupa’ya özgü değildir; İslam’da 8. ila 13. yüzyıllar arası kendi rönesansı yaşanmıştır. Farklı zamanlarda farklı medeniyetlerde benzer sıçramalarla karanlık geçmişlerini aşmaya çalışmışlardır. Demek ki tarihsel dönemlendirmeler görecelidir.
Uzun vadeli süreçlere odaklanmak da önemlidir. Fernand Braudel’in (1992) uzun süre kavramı, coğrafi ve demografik değişimler gibi yavaş gelişen yapısal dönüşümlerin önemini vurgular. Ekonomik sistemlerin evrimi, toplumsal yapıların dönüşümü, zihniyetlerdeki değişimler gibi uzun vadeli süreçler, tek tek olaylardan daha belirleyici olabilir.
** Ulus Devletlerin Tarihi Nasıl Okunmalı?
Ulus devletlerin tarihini okurken, öncelikle “ulus” kavramının kapitalist modernitenin inşası olduğunu bilmek önemlidir. Benedict Anderson’ın “hayali cemaatler”(1995) kavramı, ulusların doğal değil, tarihsel süreçlerde oluşturulan yapılar olduğunu gösterir.
Resmi tarih yazmalarına eleştirel yaklaşmak önemlidir. Her ulus devlet kendi meşruiyetini sağlamak için bir “kuruluş miti” yaratır. Bu mitler genellikle tarihi basitleştirir, kahramanlaştırır ve tek sesli hale getirir. Alternatif sesler, azınlıkların tarihleri, kadınların deneyimleri, alt sınıfların perspektifleri göz ardı edilmiştir.
Sınırların değişkenliğini göz önünde bulundurmak gerekir. Bugünkü sınırlar içinde yaşayan toplulukların geçmişte farklı siyasi yapılar altında yaşadığını, farklı kültürel etkileşimler içinde bulunduğunu unutmamak lazımdır. Anakronism’den (tarihsel yanılgı) kaçınmak, yani bugünün kavramlarını geçmişe yansıtmamak önemlidir.
Komparatif (karşılaştırmalı) yaklaşım benimsenmeli. Bir ulus devletin tarihini, benzer süreçlerden geçen diğer ülkelerle karşılaştırarak okumak, o ülkenin özgünlüğünü ve evrensel yanlarını daha iyi anlamamızı sağlar. Modernleşme, sanayileşme, demokratikleşme gibi süreçler farklı ülkelerde farklı biçimler almıştır.
Transnasyonal (ulusötesi) bağlantıları görmek kritiktir. Hiçbir ulus devlet izole bir şekilde gelişmemiştir. Göçler, ticaret, savaşlar, fikirler, teknolojiler sürekli sınırları aşmıştır. Diasporalar, sömürgecilik ilişkileri, uluslararası hareketler ulusal tarihleri şekillendirmiştir.
** Sonuç
İnsanlığın ve hiyerarşi karşıtı anarşinin perspektifinden baktığımızda tarih okumak, tarih sadece geçmişi ezberlemek, bugüne indirgemek ve geleceği şekillendirmek için kritik, spekülatif düşünce retoriğidir, eleştirel düşünceye olabildiğince açıktır. İster dünya tarihi ister ulusal tarih olsun, olabildiğince perspektif, eleştirel ve bağlamsallaştırıcı bir okuma yapmak gerekir. Tarih insanlığa, bize kim olduğumuzu söylemezken ama medeni/uygar, uygarlığın içine çekilen/çekilmeye çalışanlar yapay kimlikler, milliyetçilikler, ulusal formatif kimliklere böldüğü, sürekli sorgulamamız gereken dezenformatif disiplindir.
Her ulus veya uluslarüstü tarih okuması, yapay, bölen, ayrıştıran kimlik inşası ve antagonist politik eylemdir. Bu nedenle, tarihi okurken hem kaynakları hem de kendi önyargılarımızı sorgulamak, farklı seslere kulak vermek, tarihin karmaşıklaştırdığı olayları, olguları, eylemlerin karmaşıklığı içinde kaybolmadan resmi tarih dışı hiyerarşisiz, doğayla uyumlu yaşamış/yaşayan topluluklara yoğunlaşıp sözlü/sözel yazısız topluluklara yoğunlaşmak en temel sorumluluğumuz olmalıdır.
Resmi tarihe yumuşak, liberal, hayırhah tavır takınmayıp direkt cepheden saldıran tarih yazarları dikkate almakta yarar var. Jacob Field, “Tarih dediğimiz aslında kanlı bir geçmiştir” diyor (Dünyanın Kanlı Tarihi 2015), Michel-Rolph Trouillot “Geçmişi Susturmak” (2015) kitabında, “İnsanlık adına ortaya atılan büyük fikirlerin ancak belli suskunluklar pahasına kabul görebildiğini anlatıyor: Şöyle diyor: “Aydınlanma Çağı öyle bir çağdır ki Nantes’li köle simsarların unvan satın alıp felsefecilerle kol kola yarenlik edebilir. Özgürlük savaşçısı Thomas Jefferson, hiçbir ahlaki veya entelektüel sıkıntı yaşamadan köle sahibi olabilir.” Raimondo Luraghi, tek atımlık ateşiyle “Sömürgecilik Tarihi” (2000) olarak değerlendirdiği tarihi “Sömürgeciliğin tarihinin eski olduğunu, yeni sistemin eski sistemden devraldıklarını farklı yöntemlerle sürdürdüğünü” anlatır.
Web sayfanın, hiyerarşinin yazınsal, mitolojik, efsanevi, telolojik, teogonik vs. her türlü dogmalarına karşı içerikler üretme amacını sürdürdüğünün anlaşıldığını sanıyorum.