“Orta çağ insanı, anlamadığı çarkın dişlisiydi;
Modern insan
Anladığını sandığı karmaşık sistemin dişlisidir.”
— Nassim Nicholas Taleb
Özet: (Bölüm I)
Her çağ değişiminde sistem değiştiriciler, çağı meşrulaştıracak metafizik bilgi düzenini önceden kurarlar. Düzen kurucu aklı-evvelilerin “kurdukları sistem” ister ilahiyatın kutsal yeşil örtüsüne sarınmış, ilahi “yaratıcı tanrının” yeryüzündeki temsilcileri olduğunu iddia eden, süzme dogmatik kâhin, rahip/ruhbanların aklının üretiminde doğmuş olsun ister en sofistike en komplike bilimsel düzen kurucu fikirler üreten rasyonalist-pozitivist beyinlerin üretimi olsun, ister demokratik sosyalizm maskeli Marksizmin bilimsel diyalektik tarihsel felsefesinin “devrimci zorunluluğun kaçınılmaz proleter diktatoryal” teolojisinin ideolojisi olsun hiyerarşinin sistem kurucuları uydurma çağ tespitleriyle insanlığa yanıltıcı kurtuluş manifestoları sunmuşlardır. Sunulan aldatıcı manifestolar hedeflenen amaca hizmet eder: Düzen kurucu güçlerin sistemlerine ve iktidarlarına!
Aydınlanma-modernitenin sistem kurucu “üst aklı” özgürlük, insan hakları, kurtuluş, hukuk, adalet vb. gibi evrensel kavramlar üreticileri insanlığın ihtiyaç duyduğu felsefi çıkarımlarda, üslubu çok mükemmel kurgulanmış, özü değişmeyen kavram karmaşıklığın gerçekte ürettiği: İktidardır ve sistemler kendini sürekli yeniden üretmek için insan aklını araçsallaştırır. Ontoloji, sosyoloji, epistemoloji, felsefe, ideoloji, siyaset, din/inançlar vb. gibi kavramsal aygıtların tümü, yeterli güce ulaştığında hiyerarşiyi doğal ve kaçınılmaz gösteren doktriner baskıcı karakterini yapılandırırlar.
İnsanlar karmaşık sistemlerin çeperlerinde yaşıyorlar ve bu sistemleri anlamaya çalışmıyorlar. Genellikle, çoğunluğumuz çarkın dişlisi olduğumuzun farkında değiliz. Nassim N. Taleb’in söylediği gibi modern dünyanın karmaşıklığa sürüklediği, kendilerini kimliksiz zanneden insanlar, anlayamadıkları yapay milliyetçilik, ulusçuluk, faşist kimlikler karmaşasında bunalıma sürüklenip, birbirimizle karşılıklı çatıştırarak, egemenin düzenin ömrünü uzattığımızı anlayamıyoruz.
Karmaşa, üst akılcıların yarattığı hiyerarşiler vasıtasıyla dayatılan soğuk idari sistemlerin, kadim organik doğayla uyumlu, insan olmanın kimliklerini nasıl mekanikleştirdiğine işaret eder. İdari sistemler çelikten pençe misali, insanların zihnini-ruhunu kıskıvrak sararak, doğal toplulukların doğallığını ve organik özgünlüklerini eritip, yapay kimliklerle zihni küflendiren sosyolojik organizmaları içinde çürütürler. Dolayısıyla, insanı uçurumun eşiğine kadar getiren modernite, insanı kendi özüne yabancılaştıran sistemdir.
Sonuçta, rasyonalizm-pozitivizm, aydınlanma-modernite ve Marksizm vb. sistemler insanlığı doğallığından koparıp, doğal olmayan yapay tanımlamalarla evcilleşmeye, topluluklara farklı kimlikler edinmelerine zorlar. İdari sistemlerin donuk ve mekanik etkisi, insanlar üzerinde kadim ve doğa dostu kimliklerinin önemini azaltarak, onları yabancılaştırıyor.
Ancak tüm yabancılaştırmalara, evcilleştirilme çabalarına karşın özgürlüğe tutkun, doğacıl özellikleriyle direnen topluluklar hafızalarında korudukları kadim doğacıl kimlikler sayesinde, özüyle güçlü bağlarını kurmakta ve özgünlüklerini korumaktadırlar. Bu sayede, kültürel zenginliklerini diri tutarak günümüzün karmaşık sistemlerinden kısmen etkilenen, doğayla uyumlu yaşamın ana damarını koruyarak, doğal kimlikleriyle direnerek yaşamlarını idame ettirmeye devam etmektedirler. Türk ulus-devletin adını, habitatının adını değiştirerek, kimliğinden, geçmişiyle bağı koparmayı kısmen başardığı Mameki/Kalan topluluklardan “Tunceli”, toplulukların bedenini kıskaca alan “Tunç el”li çelik vantuzlu milliyetçi, ulusçu, modernist ulus-devletli senkronize yapılanmalar doğal toplulukları doğallığından, karşılıklı yardımlaşma-dayanışma bağlarından koparıp sistem kafeslerine kapatmaya çalıştığı manidar, çarpıcı örnektir.
Mameki/Kalan habitatında yaşayan Hakikat Yolu-(Rêya Haqîqatî) talip toplulukları uygarlığın her türlü negatif etkilerinden/etkilenmelerinden arındırmaya, özgün, doğal topluluk/toplumsallığının, karşılıklı yardımlaşma-dayanışmasının özünü karartan aydınlanma-modernitenin ve Marksizmin giydirdiği/giydirmeye çalıştığı kimlikçiliğin, milliyetçiliğin, ulusalcılığın örtülerinin bedeni ve ruhu daralttığı, nefessiz bırakan paçavraları yırtarak özünü görünür kılmanın çabasını sürdürmeye çalışıyoruz.
Makale, Aydınlanma ve Moderniteyi çıplak gerçekliğiyle deşifre etmeyi, aydınlanmacı modernizmin evcilleştirdiği kıta halklarının perspektifinden “kazanımlar” olarak kabullenilirken, evcilleşemeye karşı direnen doğal topluluklar açısından aydınlanma-modernite ve evlatları kapitalizm, Marksizmin doğa-insanlık değerlerinin yıpratıcı yıkıcılığını irdelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, günümüz dünyasının mevcut durumunu Aydınlanma-modernitenin penceresinden analiz ederek, Aydınlatıldığı iddia edilen çağın dünyasında, Mameki/kalan habitatında yaşayan topluluklara karanlıkların çağı olarak yansırken, mirası devralan pragmatist Türk ulus-devletin kurucu unsurların basit kopyacı oldukları, felsefi, düşünsel kurucusu oldukları ırkçı-milliyetçi ulus-devletin günümüzde doğa, doğal toplulukları etkileyen olumsuz yansımalarını değerlendirecektir.
Modern dünyanın çelişkileriyle boğuşan bizler, hepimiz, aynı nehirde akıyoruz. Farklı seslerle ama hep birlikte aheste aheste… İnsanlığın geçmişini çözümlemede iddialı olacak kadar derin değiliz ancak Mameki/Kalan Hakikat Yolu talip toplulukların farkını açığa çıkarmaya, görünür kılmaya çalışıyoruz.
Anahtar Kavramlar: Ontoloji – Doğa – Hiyerarşi – Uygarlık – Modernite – Hakikat Yolu – Müşterekler – Ontolojik Direniş.
Giriş: Aydınlanma-Modernitenin Panoraması
Avrupa coğrafyasında 17. ve 18. yüzyıllarda filizlenen Aydınlanma Çağı, “insanlık tarihinde köklü dönüşümlere yol açan entelektüel ve kültürel hareket” olarak kabul edilir. Bir yanıyla “akıl, bilim, bireycilik, ilerleme, felsefe, düşünce, kültürel” vb. iddialı “temel değerler” üzerine inşa edilen Aydınlanma, metafizik kurgusal düzenini kurarken, diğer yanıyla Aydınlanmanın felsefi-düşünsel mirasını devralan modernite, kapitalist toplumsallığın zeminini yapılandırmada gerekli olan siyaset, milliyetçilik, ulus, devlet, ulus-devlet formunda merkezileşerek, liberal ekonomizm vb. kapitalist modernite çelik vantuzlu çarkını doğanın derinliklerine, toplumun en küçük ücresini kavrayacak şekilde sararak doğa-insan karşıtlığı temelinde kapitalist sistemin temellerini döşemişlerdir.
Uygarlık sürecinin yeniden yapılanmanın sistemsel süreci, Rönesans-Reformun başlangıcına uzanan beş yüz yıllık Aydınlanma-modernitenin üst akılcı felsefi kurgucuları; toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, ırk-ırkçılık, etnisite-milliyetçilik, ulus, ulus-devlet, katılım, insan hakları, çevre-kent, yaşam alanları, bilgi-teknoloji, kültürel hegemonya, kurumlar, sosyoloji, sosyal politika, siyaset ve yönetimin sistemsel dayatmalarını günümüzde, doğal topluluklar zemininde kalarak aşmanın gerekli olduğu aciliyet kazanıyor. Mameki/Kalan hakikat toplulukları baz alarak değindiğimiz Aydınlanma-Modernitenin doğa-insan yıkıcılığının elli, yüz öncesine nazaran fazlasıyla parçalanmış; milliyetçi, ulusal, mezhepsel, siyasi/politik kimlikçiliğin girdabında kaybolmanın, yokuluşun eşiğine kadar geldiği açıktır.
Toplumsal dönüşümler; devlet, iktidar biçimleri, sosyoloji, adalet, özgürlük vb. ne Rousseau’nun (Toplum Sözleşmesi 2013) iddia ettiği gibi düşman kamplar, klikler, hasımlar arasında felsefi entelektüel tartışmaların sonucunda “insanların eşit ve özgür yaşama haklarını korumak amacıyla kendi iradeleriyle oluşturdukları “Toplum Sözleşmesi” ile barışçıl, karşılıklı konsensüsle gerçekleşiyor ne de aydınlanmacılar-modernistlerin, Marksizm/Marksizm türevi uzantıların iddia ettiği gibi “ilerleyen toplumlar tarihi” devinimi sonucu, toplumların “kaçınılmaz ilerleyiş”le gerçekleşmiyor. Gerçekleşmeler, metafizik bilgi düzeniyle çağları, sistemleri, iktidarları kurgulayanlar, farklı illüzyonlarla; kavramlarla, ideolojik saptırmalarla, örtük giysilerle, çarpık tanımlarıyla toplumsal dönüşümleri “sürekli ileriye doğu” devindirdiklerini söylüyorlar.
Aydınlanma ve moderniteyi doğuran, eski dünyayı kökünden sarsan ana akımın kırılma noktalarını çok derin detaylarda boğulmadan kronolojik hat üzerinde incelendiğinde bizi karşılayacak gerçek, aydınlanma-modernitenin inşasında Avrupalı burjuvazinin “ilerici olduğuna” inanan teolojik Marksizmin yaydığı fikirlerin, Avrupa kapitalist burjuvazinin ve yarattığı ekonomik sistemin yanında dimdik durmasıyla etkilediği birkaç kuşak gençliğin, entelijansiyanın, köylülerin, emekçilerin omuzlarında yükselip, cesetlerine basarak egemenin tarihini yazdı. Yazdığı tarihte, Aydınlanma-modernitenin ve “kapitalizmin ilerici” olduğu dogmasında Marksizmin olumsuz payının olduğundan kuşkumuz olmadan hakikati savunalım.
Marksizm ve Aydınlanmacı-Modernist perspektifin içsel anlatıları:
Akıl ve bilimin dinsel/feodal otoriteye karşı “özgürleştirici” konumlandırılmasıyla, bireysel haklarda; Birey, topluluğa önceldir, anayasal yönetim, hukuk önünde (formel) eşitlik söylemi, doğa bilimlerinde, tıp, teknolojide “İlerleme” fikrinin doğrusal düz çizgi (lineer) üzerinde, sürekli ileriye doğru aktığı, toplumlar tarihine insanlığınzihnine “bilimselliğin pozitivist “getirileri” tarihine kaydedilmiştir. Aydınlanmacıların aklına, pozitivist üst aklında türeyen doğmada;İlerleme doğrusal ve evrenseldir. Rasyonel akıl, bilginin tek meşru kaynağıdır.
Kendi çerçeveleri içinde dahi sorunlu olan götürüleri oldukça derin, tamiratı zor tahribatlara yol açan Descartes’tan Kant’a uzanan özne-nesne, üst/akıl-alt/akıl, ilerleme-gerileme, medeniyet-gericilik, akıl-doğa, insan-hayvan ayrımları; doğanın “tasarruf edilebilir kaynak” statüsüne indirilmesinde Doğa, insanın dönüştürmesi gereken pasif bir nesne şeklinde formüle edilmiştir. Evrensellik iddiasının arkasındaki gizli dogma, Avrupa-merkezcilik: “akıl” ve “ilerleme” tanımlarının tarihsel-coğrafik konumdan (Batı Avrupa) evrensel norm ilan edilmesiyle Avrupa kıtası coğrafik olarak da diğer coğrafyalardan üstündür dikotomisi, rasyonalist-pozitivizmin zihniyetidir.
Eze’nin gösterdiği gibi, Linné, Hume, Kant, Hegel gibi figürlerin ırk hiyerarşileri kurması — “Aydınlanma rasyonalitesi” ile ırksal-kültürel aşağılama aynı düşünce sisteminde iç içe geçmiştir.
- Mameki/Kalan örneğinde çarpıcı örneği yaşanılan devletsiz, yöneticisiz, hiyerarşisiz akışkan topluluk yapıları zorla “vatandaş” kategorisine sıkıştırılarak Ulus-devlet aygıtının dayatılması
- Aydınlanma-modernitenin distopik iktidarına karşı direniş, “geri kalmışlık” suçlamasıyla kodlanıp, asimilasyon “modernleşme” olarak sunulması meşrulaştırıldı
- “Bilgiye dayalı tahakküm” veya “bilgi terörü” (epistemik şiddet) uyguladığı yazısız, sözlü/sözel geleneğin yer-temelli bilgi, panteist kozmolojik yaşamını “batıl inanç/ilkellik” biçiminde kategorize ederek — bilgi değil, aşılması gereken “evre” olarak kodlandı.
- Doğanın, habitatın mülkiyet nesnesine dönüştürülerek Toprak-insan ilişkisinin metalaşmasıyla, ekolojik, doğayla uyumlu toplulukların, doğayla karşılıklılık ilişkisinin üretim ilişkisine indirgenmesi (Marksizm’de oldukça belirgindir.)
- Bu noktada önemli olan: bu topluluklar Aydınlanma’ya karşı konumdan değil, ondan önce ve bağımsız ontolojik düzlemden değerlendirilmeli — yani “a-modern”, karşı-modern değil.
Kıta Halkları / Yerli ve Doğa-Merkezli Topluluklar Perspektifinden: “Götürdükleri”
Aydınlanma-Modernite Penceresinden Şimdinin Dünya Hali
Modernitenin kendi iç çelişkileri bugün açığa çıkmış durumda:
- Doğanın “kaynak” olarak nesneleştirilmesinin doğrudan sonucu — Horkheimer/Adorno’nun “doğaya tahakküm, insanın kendi doğasına tahakkümle sonuçlanır” tezi Ekolojik krizle somutlaşıyor
- Bilimsel-teknik rasyonalite, özgürleştirici Akıl’ın araçsallaşması potansiyelinden çok denetim/optimizasyon aracına dönüştü (Antonio Negri ve Michael Hardt)
- Evrensellik iddiasının çürümesi: “Tek doğru gelişme yolu” anlatısı hem ekolojik hem siyasi olarak tükeniyor. Ancak umudu diri tutan Zapatista, Haudenosaunee gibi alternatif organizasyon biçimlerine yeniden ilgiyi açıklıyor
- “Hiyerarşi kaçınılmazdır” varsayımı tarihsel olarak yanlışlanıyor. Graeber/Wengrow’un da ispatladığı tespitin haklı kıldığı gerçek; Müşterekler’in yeniden keşfinde Hakikat Yolu benzeri yapıların sadece “geçmişe ait” değil, gelecek için model olarak okunabilmesinin zeminini oluşturuyor.
Hakikat Yolu Topluluğun Ontolojisi: Aydınlanmaya yapısal eleştiriler
Aydınlanma-modernite ve uzantısı Marksizmin ontolojisi ile Hakikat Yoluna talip toplulukların varlık gerekçesinin temeli olan doğal topluluk oluşundan kaynaklanan hakikati karşıtı hiyerarşik sistemlerle uzlaştırılamaz. Aralarındaki çatışma siyasi değil, varoluşsal düzeydedir. İşte bu yüzden antropolojik-ontolojik zeminden atılan ok, modernitenin zırhını deler; siyasi eleştiri ise çoğu zaman o zırhtan kayar. Hakikat Yolu benzeri hiyerarşisiz, Çar Anasır kozmolojisine dayalı, ortak habitatta, coğrafyada yaşayan, toplulukların deneyimlediği süreç “kazanım” değil, ontolojik varoluştur. Hakikat Yolu geleneği aydınlanma-modernite ve Marksizm’e karşıt şu ontolojiyi önerir: Doğa araç-nesne değil, hakikati öğreten öğretmendir. Bireyin özgürlüğü esasına dayalı birey-topluluk ilişkisi karşılıklı yardımlaşma-dayanışmayı mümkün kılar. Yaşam döngüseldir; Dört Anasır (Çar Anasır) birbiriyle örülü iç içe geçmiş, biri olmadan yaşamın olmayacağı, yaşamın kutsal elementleridir. Bilgi; gözlem, deneyim, ritüel ve ilişkisellikten doğar.
Referans olarak: Eduardo Viveiros de Castro’nun “perspektivizm” kavramı, Philippe Descola’nın Doğanın Ötesinde çalışması ve Eduardo Kohn’un Ormanlar Nasıl Düşünür kitabı, tam da bu ontolojik kırılmayı Amazonyalı topluluklar üzerinden ortaya koyar. Benzer bir zemin Anadolu-Mezopotamya’da kurulabilir.
Avrupa coğrafyasının “Aydınlanma-Modernite çağına” girişinden sonra insanlığın en derin antropolojik krizi toplulukların/toplumların özgün ontolojik varlığını, yaşam gerekçelerini ve kadim değerlerini sorgulamaya başlamalarıdır. İlk algılayışta sorgulama, dogmatik ilahi tanrısal teokrasinin buyruklarından “özgürleşme” gibi görünse de zamanın akışında insanı doğadan, müşterek yaşamdan ve kuşaklar boyunca aktarılan yazısız, sözlü/sözel bilgeliğin kaynaklarından koparan negatif dönüşümü yaratmıştır.
Doğal toplulukların pratik yaşamı; antropolojisinin, ontolojisinin, sosyolojik verilerin ispatladığı, hiyerarşinin nüfuz edemediği, doğayla uyumlu birçok yerel toplulukları tam anlamıyla denetim altına alamadığı özgürlükçü doğal topluluklar, modern dönemde yaygınlaşan etnik kimlikçilikle kendisini tarif eden; özcülük, kökencilik, ulusçuluk vb. kimlik krizlerini yaşamadıkları gerçektir. İnsanlar kendilerini öncelikle herhangi belirli etnik kategoriye, ulusa veya soy anlatısına göre değil; yaşadıkları habitata, ortak üretim ilişkilerine, inanç pratikleri ve karşılıklı dayanışma ağları içinde tanımlıyorlardı. “Tunceli veya “Dersim” olarak bilinen, toplulukların otantik geleneğinde Mameki/Kalan olarak söylenegelen coğrafyada yaşayan Hakikat Yolu (Rêya Haqîqatî) toplulukları, ilahi dogmatik iktidarlardan, aydınlanma-moderniteye karşı, sosyolojik, antropolojik örneklerden en derin manidar olanıdır. Ancak günümüzde Mameki/Kalan Hakikat Yolu toplulukları da diğer birçok yerel topluluk gibi aydınlanma-modernitenin ürettiği kimliksel parçalanmaların etkisi altına girmiş durumdadır.
Aydınlanma’nın evrensel akıl ve ilerleme iddiası, tarihsel pratiğinde çoğu zaman farklı halkları ve yaşam biçimlerini hiyerarşik kategorilere ayıran dünya tasavvuruyla birleşmiştir. Avrupa sömürgeciliğinin yükseliş döneminde insanlık; ten rengine, fiziksel özelliklerine, kültürüne, inancına ve yaşam tarzına göre sınıflandırılmış; Afrikalılar köleleştirilmiş, Amerika’nın yerli halkları büyük ölçüde yok edilmiş, Asya ve Afrika toplumları ise “geri”, “ilkel” veya “medenileştirilmeye muhtaç” olarak tanımlanmıştır. Modern dünyanın ilerleme söylemi ile sömürgecilik pratiğinin aynı tarihsel zeminde yükselmesi tesadüf değildir.
Avrupa’da milliyetçilik ve ulus-devletler çağını yaratan modern paradigma, 20. yüzyılda Anadolu ve Mezopotamya gibi çok kültürlü coğrafyalara taşındığında, halkları ortak yaşam zeminlerinden kopararak etnik ve ulusal kategoriler içine sıkıştırmıştır. Böylece, yüzyıllarca birlikte/bir arada yaşayan topluluklar yapay sınırlarla, suni kimliklerle ayrıştırılarak kinli, kanlı şoven milliyetçi, ulusçuluğa göre şekillendirilmiştir.
Aydınlanma-Modernitenin yerel topluluklara müdahalesini yalnızca siyasi-ideolojik düzlemde eleştirdiğimizde, farkında olmadan şu riskle kaşılaşırız: Modernite’nin kendi terminolojisinde, kendi sahasında onların argümanlarını önceleyerek tartıştıştığımızda, modernite için ideal durumdur çünkü bu sahada ev sahibi odur. Basit başlıklarla somutlaştıralım:
“Ulus-devlet baskı aracıdır, faşizmi doğurur” dediğimizde, aydınlanmacı modernistlerin iddiası: “devlet, bireyi korumak için örgütlenmiş kuvvetler ayrılığıdır” derler. “Kapitalizm sömürüyor” dediğimizde, kapitalist modernistler + Marksistler “kapitalizm feodalizmi tasviye ediyor, sanayii geliştiriyor, toplumsal kalkınmayı gerçekleştiriyor” yanıtını alırız. “Kapitalizmin tasviye ettiği, feodal aristokratlar, monarşistler, toprak beyleri vb. sınıfıdır” iddiamıza karşı, onlar “feodalizm, monarşizm, teokrasi toplumsal sistemdir; köylüler, doğal topluluklar üzerinde tam hakimiyet kurmuşlardır, dolayısıyla onlarda hakim sınıfa göre şekillenmiş, gericileşmiş, kapitalizm tarafından tüm üretim ve üretici ilişkilerin de tasviye edilmesi meşrudur” indirgemeci-belirlenimci yanıtını alırız. “Asimilasyon yerel, doğal toplulukları eritiyor” deriz, onlar “topluma entegre oluyoruz, parçalı duruş zararlıdır, entegrasyon merkezileşmektir” derler. İnsan-Doğa ilişkisi ayrıştırılamaz, insan, hayvanlar aleminin her türü gibi doğanın üyesi, canlı varlığıdır” iddiamıza karşı, “insan özne, doğa nesnedir, doğa insan için vardır, istediği gibi sömürmeli, tahrip etmeli, doğa üretim nesnedir/aracıdır, özne olan insan aklıyla, teknik/teknolojik gelişmeyle doğayı istediği gibi dönüştürmeli” derler. Bizler, “olabildiğince doğanın tanıdığı, doğallığın özgür insanı olmalıyız” derken kapitalist modernite ve Marksizm, “devletin (proletarya diktatörcü devlet + kapitalist devlet) tanıdığı yasallık çerçevesinde özgür olabilirsiniz” diyorlar.
Basite indirgenen ancak gerçekte bu minvalde süren doğal topluluklar ile kapitalist modernite + Marksizmin arasında süren tartışmalarda, aydınlanma-kapitalist modernitenin ideolojisinin hâkim söyleminin ve değerlendirmesinin doğaya-insana yaklaşımının kriterlerini belirlemektedir. Siyasi eleştiri yüzeysel eleştiridir; modernite bu eleştiriyi, kendini reforme ederek, “çok kültürlülük,” “azınlık hakları,” “yerel yönetim” gibi kavramlarla yutar. Ve yutarken o yerel topluluğun özünü eritir. Ahlaki özgürlükcü eleştiri, doğayla uyumlu, hayvanlar aleminin üyesi olduğunu unutmayan, insanlararası karşılıklı dayanışma-yardımlaşma temelinde yaşayan özgürlükçülüğü temel alan geliştiren eleştiridir.
“Aydınlanma-Modernite” tüm iktidarların; sosyolojik, siyasi-politik süreçlerin en sofistike ve en tehlikeli halkasını oluşturur. Zira bu iki düşünsel proje, önceki çağların hiyerarşik düzenlerini “evrensel özgürleşme vaadi”yle kendisini insanlığa kabullendirmiştir. Skolastik dogmanın çözülmeye başlamasıyla aklın iktidar tahtına oturtularak bireyin keşfedilmesi, esas alınması iktidarın yeni sahibi burjuvazinin devrimi doğal toplulukların ise yıkımıdır. Ve tabi ki aydınlanmanın bireyci ve doğa-insan karşıtı/yıkımının aklı, devletin, sermayenin ve ulusun sınırlarına çarptığında donup kalmış, yönünü kaybetmiş; nihayetinde kendisine yönelmiştir. Max Weber’in “demir kafes” metaforu tam da bu kırılma anını imler: Üst aklın özgürlük adına inşa ettiği yapı, zamanla insanı içine hapseden kafese dönüşmüştür. Horkheimer ve Adorno Aydınlanmanın Diyalektiği‘nde paradoksu daha da derinleştirir: Doğaya egemen olmak için kullanılan akıl, aynı zamanda insanı da nesneleştirmiş; kurtuluş projesi insanı evcilleştiren modern köleliğin yeni boyunduruklarıyla Max Weber’in “demir kafes” metaforunun hafif kaldığı, daha vahşi, modern barbar, acımasız, çelik vantuzlu “Mega Makina”nın (Lewis Mumford) düzeneğine hapsetmiştir.
Devamı bölüm II de…